|
|
Fransız-Alman Yıllıkları'nda,
Hegel'in Hukuk Felsefesinin bir eleştirisi biçimi altında, hukuk bilimi
ile siyasal bilimin eleştirisini haber vermiştim.[1] Elyazmasını
baskı için hazırlarken,[2] kurgusal
felsefeden başka bir konusu olmayan eleştiriyi,[3] çeşitli
konuların eleştirisine karıştırmanın büsbütün (sayfa 91)
yersiz olduğu, ve bu karışımın açıklamayı engelleyip anlaşılmasını güçleştirdiği
ortaya çıktı. Ayrıca, incelenecek konuların zenginlik ve çeşitliliği, bunların
tek bir yapıt içinde toplanmasına ancak özdeyişler (aphorismes)
biçimi altında izin verirdi, ve bu türlü bir açıklama yöntemi, keyfe bağlı
bir sistemleştirme görünüşüne bürünürdü. Bu nedenle, hukuk, sağtöre,
siyaset, vb. eleştirisini, ayrı ayrı broşürler biçimi altında, ardardına
verecek, ve tamamlamak için, özel bir çalışmada, bütünün zincirlenişini,
çeşitli bölümlerin birbirleri arasındaki ilişkiyi kurmaya çalışacak, ve
bitirmek için de, kurgusal felsefenin bu gereç üzerinde çalışma biçimini
eleştireceğim.[4] Bu
nedenle, sunulan yapıtta, ekonomi politiğin devlet, sağtöre, uygar yaşam
ile ilişkileri, ancak ekonomi politik bu konulara ex-professo[1*] değindiği
kadarıyla incelenecektir.
Ekonomi politik ile yakınlığı
bulunan okur için, daha başta, sonuçlarımın, ekonomi politiğin özenli bir
eleştirel irdelemesine dayanan tamamen deneyci (empirique) bir çözümleme
ürünü olduklarını söyleme gereksinmesini duymuyorum.[5]
{[6] Buna
karşılık, olumlu eleştiricinin kafasına, "ütopyacı boş sözler" formülünü,
ya da "kesenkes katıksız, kesenkes kararlı, kesenkes eleştirel eleştiri",
"sadece hukuksal değil, ama toplumsal, tamamen toplumsal toplum", "kaba
ve tıkız yığın", "kendilerini kaba yığının sözcüleri yapan sözcüler" gibi
boş sözleri atarak eksiksiz bilgisizliği ile düşünce yoksulluğunu saklamaya
çalışan eleştiriciye ise, ilkin tanrıbilimsel aile işleri dışında, dünyasal
işlerde de söyleyecek sözünün bulunduğunun kanıtını vermesi kalıyor.}[7] (sayfa
92)
Fransız ve İngiliz sosyalistlerinden
başka, elbette Alman sosyalistlerinin çalışmalarından da yararlandım. Bununla
birlikte, bilimin bu bölümündeki özlü ve özgün Alman çalışmaları,
—Weitling'in[8] yapıtları
dışında—, Hess'in 21 Yaprak'ta[9] yaşanmış
makaleleri ile, Engels'in, benim de bu irdelemenin ilk öğelerini çok genel
bir taslak biçiminde yayımladığım Fransız-Alman Yıllıkları'ndaki
"Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri Denemesi"ne[10] indirgenirler.
{Genel olarak olumlu eleştiri,
öyleyse ekonomi politiğin olumlu Alman eleştirisi de, gerçek temelini,
ekonomi politiği eleştirici bir biçimde incelemiş bulunan bu yazarlara
olduğu kadar, Feuerbach'ın bulgularına da borçludur; onun Geleceğin
Felsefesi[11] ve
Anekdota'lardaki[12] "Felsefe
Reformu İçin Savlar"ına karşı, —bunlardan sessiz sedasız yararlanılmasına
karşın—, kimilerinin soysuz kıskançlığı ve kimilerinin de gerçek öfkesi,
gerçek bir susku komplosu örgütlemişe benzerler.}
Olumlu insancı (humaniste)
ve doğalcı (naturaliste) (sayfa 93) eleştiri,
ancak Feuerbach ile başlar. Feuerbach'ın yapıtlarının etkisi, ne
kadar az gürültücü ise, o kadar güvenli, derin, geniş ve süreklidir, ve
bunlar, Hegel'in Görüngübilim ile Mantık'ından[13] bu
yana, gerçek bir kuramsal devrim içeren tek yazılardır.
Bu yapıtın son bölümüne,
Hegel diyalektiği ve genel olarak Hegel felsefesinin eleştirel çözümlenmesine
gelince, ben, bunu, çağımızın eleştirel tanrıbilimlerine[14] karşıt
olarak, son derece zorunlu sayıyorum, çünkü bu türlü bir çalışma yapılmamıştır
— bu, kaçınılmaz bir ciddilik yoksunluğudur, çünkü eleştirici
de olsa, tanrıbilimci tanrıbilimci olarak kalır; öyleyse, o ya bir
yetke olarak felsefenin belirli konutlarından (postulats) yola çıkacaktır,
ya da, eleştiri sırasında, ve başkasının bulguları sonucu, eğer felsefi
konutları üzerinde kuşku duyarsa, onları korkakça ve doğrulamaksızın iteler,
bir yana bırakır, bu konulara olan bağımlılığını ve bu bağımlılıktan
duyduğu cansıkıntısını, artık ancak olumsuz, bilinçten yoksun ve safsatacı
bir biçimde gösterir.
{[II] İster kendi öz eleştirisinin
arılık güvencesini durmadan yenilesin, ister, gözlemcinin ya da
kendinin gözünü, eleştirinin kendi kökeni ile —Hegel diyalektiği
ve genel olarak Alman felsefesi— zorunlu hesaplaşmasından, modern
eleştiri için o kendi öz darlığı ve ilkel doğası üzerine yükselme zorunluluğundan
çevirmek için, daha çok eleştirinin kendi-kendisi dışında, ancak eleştirinin
sınırlı bir biçimi —sözgelişi 18. yüzyıl eleştirisi— ve yığının
sınırlı anlayışı ile uğraşmaktan başka yapacak bir işi olmadığı yanılsamasını
vermeye çalışsın, [o] bunu ancak olumsuz ve bilinçten yoksun bir biçimde
dışavurur. Son olarak, kendi öz felsefi konutlarının doğası üzerine bulgular
yapıldiği zaman —Feuerbach'ın bulguları gibi—, eleştirel tanrıbilimci
ya kendine bunları (sayfa 94) kendi başına
gerçekleştirmiş görünüşünü verir, ve üstelik bu işi, bu bulguların sonuçlarını,
onları işleyememeksizin, belgiler biçimi altında, henüz felsefenin
tutsağı bulunan yazarların kafasına atarak yapar. Ya da, belki Hegel'in
diyalektik öğeleri arasındaki, bu eleştiride [Feuerbach eleştirisi]
bulamadığı için üzüldüğü ya da bunun eleştirel kullanımının henüz kendisine
sunulmamış bulunduğu doğru ilişkiyi kınamaya çalışarak ya da buna yetenekli
olarak değil, ama bu bulguları, hegelci diyalektiğin bu eleştirisine karşı,
örneğin kendi kökeni kendinde bulunan olumlu doğruluk kategorisine karşı
dolaylı tanıt kategorisi gibi, kendine özgü tikel bir biçim altında, gizli
kapaklı, kılık değiştirmiş, içten pazarlıklı, kuşkucu bir biçimde ileri
sürerek, kendine bu bulgular üzerindeki yüksekliğinin bilincini vermesini
bilir. Gerçekte tanrıbilimsel eleştirici, kendini saflık üzerinde, kararlılık
üzerinde, tüm eleştirel eleştiri üzerinde geveze gösterebilmek için,
felsefi yönde, her şeyin yapılacak olmasını çok doğal bulur, ve
eğer raslantı sonucu Hegel'in bir öğesinin Feuerbach'ta eksik olduğu duygusunu
edinirse, kendi kendine felsefenin gerçek fatihi olduğu izlenimini
verir; çünkü bizim tanrıbilimsel eleştiricimiz, tinselci "Kendinin bilinci"
ve "Tin" putataparlığına karşın, duyguyu aşıp da bilince yükselemez.}
İyi bakılırsa, tanrıbilimsel
eleştiri —hareketin başında gerçek bir ilerleme uğrağı (moment)
olmuş olmasına karşın— onun çözümlemede, felsefenin ve özellikle
Hegel'in eski aşkınlığının (transcendance) tanrıbilimsel
karikatürüne kadar götürülmüş en sivri uç ve mantıksal sonucundan başka
bir şey değildir. Bir başka olanakta, her zaman felsefenin çürümüş köşesi
olmuş olan tanrıbilimi, felsefenin olumsuz bozulmasını —yani kokuşma sürecini
de— kendinde orunlamaya atayan tarihin o ilginç tüzesini, o tarihsel Nemesis'i[2*] ayrıntılı
bir biçimde göstereceğim. (sayfa 95)
{Buna karşılık, Feuerbach'ın
felsefesinin özü üzerindeki bulgularının —hiç değilse onları kanıt
olarak kullanmak için— felsefi diyalektik ile bir hesaplaşmayı her zaman
ne ölçüde zorunlu kıldıkları, açıklayacağım şeylerden anlaşılacaktır.}
[I] Ücret, kapitalist
ile işçi arasındaki açık savaşım aracıyla belirlenir. Kapitalist için utku
(zafer) zorunluluğu. Kapitalist, işçisiz, işçinin kapitalistsiz yasayabileceğinden
daha uzun zaman yaşayabilir. Kapitalistler arası birlik alışılmış ve etkin,
işçiler arası birlik yasak ve onlar için üzücü sonuçlarla (sayfa
97) dolu. Ayrıca, toprak sahibi ile kapitalist, gelirlerine sınaî
yararlar ekleyebilirler; işçi kendi sınaî gelirine ne toprak rantı, ne
de sermaye faizi ekleyebilir. İşçiler arasındaki rekabet işte bu yüzden
o kadar büyüktür. Demek ki, sermaye, toprak mülkiyeti ve emeğin ayrılması,
yalnız işçi için zorunlu, özsel ve zararlı bir ayrılmadır. Sermaye ve toprak
mülkiyeti bu soyutlama sınırları içinde kalamazlar, ama işçi emeği bu soyutlamadan
çıkamaz.
Öyleyse, işçi için, sermaye,
toprak mülkiyeti ve emeğin ayrılması ölümcüldür.
Ücret için en düşük ve tek
zorunlu oran, işçinin çalışma sırasındaki geçimi, ve bir aileyi besleyebilmek
ve işçiler soyunun sönmemesi için zorunlu artıdır (excédent). Olağan
ücret, Smith'e göre, simple humanité[1] ile,
yani bir hayvan varlığı ile bağdaşabilen en düşük ücrettir.
İnsan talebi, tıpkı herhangi
bir başka meta gibi, insanların üretimini zorunlu olarak düzenler.[2] Eğer
arz talepten daha büyükse, işçilerin bir bölümü ya dilenci durumuna düşer
ya da açlıktan ölür. Demek ki işçinin varoluşu, başka herhangi bir metaın
varoluş durumuna indirgenmiştir. İşçi bir meta durumuna gelmiştir ve bir
iş bulabilmesi onun için bir talihtir. Ve işçi yaşamının bağlı bulunduğu
talep, zenginlerin ve kapitalistlerin gönlüne bağlıdır. Eğer arz miktarı
talebi [aşarsa],[3] fiyatı
[oluş]turan[3] öğelerden
biri (kâr, toprak rantı, ücret), fiyat'ının altında ödenecektir,
bu belirlenimlerin [bir bölümü][3]
demek ki bu işlemden kurtulur ve böylece pazar fiyatı kendi
merkezi [yöresinde][3] doğal
fiyat[4] [yöresinde][3]
dolaşır. Ama l° işbölümünün yüksek bir (sayfa 98)
düzeyinde, çalışmasına (emeğine) başka bir yönelim vermesi en güç olan
kişi işçidir, 2° kapitaliste bağımlılık ilişkisi yüzünden, bu zarara ilk
uğrayacak olan da odur.
Pazar fiyatınını doğal
fiyat yöresinde dolaşması sonucu, demek ki en çok yitiren ve zorunlu olarak
yitiren kişi, işçidir. Ve kapitalistin, sermayesine başka bir yönelim
verebilme olanağı, ya belirli bir etkinlik dalı ile sınırlanmış bulunan
ouvrier'yi[2*] ekmekten
yoksun etme, ya da onu bu kapitalistin tüm isterlerine boyuneğmeye zorlama
sonucunu verir.
[II] Pazar fiyatının olumsal
(contingente) ve beklenmedik dalgalanmaları, toprak rantını, fiyatın
kâr ve ücrete dönüşen bölümünden daha az, ama kârı da ücretten daha az
etkilerler. Yükselen bir ücret karşılığı, çoğu kez biri durgun kalan, öbürü
düşen başka iki ücret vardır.
İşçi, kapitalist kazandığı
zaman zorunlu olarak kazanmaz, ama onunla birlikte zorunlu olarak yitirir.
Böylece, kapitalist, bir yapım ya da tecim gizemi gereği, tekeller ya da
mülkünün elverişli konumu gereği, pazar fiyatını doğal fiyatın üstünde
tuttuğu zaman, işçi kazanmaz.
Ayrıca: emek fiyatları,
geçim araçları fiyatlarından çok daha kararlıdırlar. Çoğu kez bunlar
ters orantılıdırlar. Bir yaşam pahalılığı yılında, ücret, talebin düşmesi
nedeniyle azalmış, geçim araçlarının yükselmesi nedeniyle çoğalmıştır.
Demek ki ödünlenmiştir. Ne olursa olsun, bir miktar işçi ekmekten yoksundur.
Ucuzluk yıllarında, ücret, talebin yükselmesi ile yükselmiş, geçim araçları
fiyatları nedeniyle düşmüştür. Demek ki ödünlenmiştir.
İşçinin öbür elverişsizliği:
Çeşitli türden işçilerin
emek fiyatları, sermaye yatırılan çeşitli dalların kazançlarından çok daha
değişkendir. Emekte, bireysel etkinliğin tüm doğal, entelektüel ve
toplumsal çesitliliği görünür ve ayrı ayrı ödenir, oysa cansız sermaye
(sayfa 99) hep aynı adımla yürür ve gerçek bireysel
etkinliğe kayıtsızdır.
Genel bir biçimde, işçi
ile kapitalistin aynı derecede sıkıntı çektiği yerde, işçinin kendi varoluşu
içinde, kapitalistin kendi cansız altın buzağısının kârı içinde sıkıntı
çektiğine dikkat etmek gerekir.
İşçi sadece kendi fizik
geçim araçları için savaşım verme zorunda değildir, iş bulmak için, yani
etkinliğini gerçekleştirme olanağı için, etkinliğini gerçekleştirme araçları
için de savaşım verme zorundadır.
Toplumun içinde bulunabileceği
başlıca üç durumu alalım ve işçinin toplumdaki durumunu görelim.
1° Eğer toplumun zenginliği
azalıyorsa, en çok sıkıntı çeken işçidir; çünkü: işçi sınıfı toplumun gönenç
(refah] durumunda her ne kadar mülk sahipleri sınıfı kadar kazanamazsa
da, toplumun gerileme durumunda hiç bir sınıf, işçiler sınıfı kadar
sıkıntı çekmez.[5]
[III] 2° Şimdi zenginliğin
arttığı bir toplumu alalım. Bu durum, işçiye yararlı tek durumdur. Kapitalistler
arası rekabet, bu durumda başgösterir. İşçi talebi, arzı aşar. Ama:
Bir yandan, ücret
artışı işçiler arasında aşırı çalışmaya yolaçar. Ne kadar çok kazanmak
isterlerse, zamanlarını o kadar çok harcamak, her türlü özgürlüğü yitirerek,
açgözlülüğün hizmetinde o kadar çok bir köle çalışması yapmak zorundadırlar.
Bunun sonucu, yaşamak için sahip bulundukları zamanı kısaltırlar. Yaşam
sürelerinin bu kısalması, tüm olarak işçi sınıfı için elverişli bir durumdur,
çünkü durmadan yeni işçileri zorunlu kılar. Bu sınıf, tüm olarak yok olmamak
için, kendinden bir bölümü hep kurban etmek zorundadır.
Ayrıca: Bir toplum
artan zenginlik durumunda ne zaman bulunur? Bir ülkenin sermayeleri ve
gelirleri arttığı zaman. Ama bu ancak: (sayfa 100)
a)
Eğer çok emek yığılmışsa, olanaklıdır, çünkü sermaye birikmiş emekten oluşur;
demek ki eğer ürünlerinin gitgide daha büyük bölümü işçinin elinden alınmışsa,
eğer kendi öz emeği, başkasının mülkiyeti olarak, ona gitgide daha çok
karşı çıkarsa ve eğer kendi varoluş ve etkinlik araçları, kapitalistin
elinde gitgide daha çok toplanmışsa olanaklıdır.
b)
Sermaye birikimi işbölümünü artırır. İşbölümü, işçilerin sayısını artırır;
tersine, işçilerin sayısı işbölümünü artırır, tıpkı işbölümünün sermayeler
birikimini artırması gibi. Bir yandan bu işbölümü ve öte yandan da sermayeler
birikimi sonucu, işçi işe, üstelik belirli, çok tek yanlı, mekanik bir
işe gitgide daha arı bir biçimde bağlanır. Demek ki, nasıl entelektüel
ve fizik bakımdan makine düzeyine düşürülmüş ve nasıl insan durumundan
soyut bir etkinlik ve bir karın (mide) durumuna dönüştürülmüşse, pazar
fiyatının tüm dalgalanmalarına, sermayelerin kullanımına ve zenginlerin
keyfine de tıpkı öyle, gitgide daha çok bağlanır. Emeklerinden başka bir
şeyleri olmayan insanlar sınıfının büyümesi [IV] işçilerin rekabetini bir
o kadar artırır, öyleyse fiyatlarını düşürür. İşçinin bu durumu, fabrikalar
rejiminde doruk noktasına varır.
g)
Gönenci artan bir toplumda, yalnız en zenginler hâlâ para faizi ile geçinebilirler.
Bütün öbürleri, sermayelerini ya bir girişime yatırmak, ya da tecime bağlamak
zorundadırlar. Bunun sonucu, sermayeler arasındaki rekabet artar, sermayeler
birikimi daha büyük olur, büyük kapitalistler küçükleri yıkıma uğratırlar
ve eski kapitalistlerin bir bölümü işçiler sınıfı içine düşer; işçiler
sınıfı, bu katılma sonucu, bir bölümü bakımından yeni bir ücret indirimine
uğrar ve birkaç büyük kapitaliste daha da büyük bir bağımlılık içine düşer;
kapitalistler sayısındaki azalma sonucu, artık işçi bulmadaki rekabetleri
hemen hemen hiç kalmamış, ve işçiler sayısındaki artma sonucu da, işçiler
arasındaki rekabet (sayfa 101) o kadar büyük, doğaya
o kadar aykırı ve o kadar zorlu bir duruma gelmiştir. Öyleyse işçi sınıfının
bir bölümü, orta kapitalistlerin bir bölümünün işçi sınıfı içine düşmesi
kadar zorunlu bir biçimde, dilencilik ve açlık durumuna düşer.
Demek ki, hatta işçi için
en elverişli olan toplum durumnda bile, işçi için zorunlu sonuç, aşırı
çalışma ve zamansız ölüm, makine düzeyine, kendi karşısında tehlikeli bir
biçimde biriken sermayenin kölesi düzeyine düşürülme, rekabetin yeniden
canlanması, işçilerden bir bölümünün açlıktan ölmesi ya da dilenciliğidir.
[V] Ücret yükselişi işçide
kapitalistin zenginleşme susuzluğunu uyandırır, ama o, bu susuzluğu ancak
kafasını ve gövdesini kurban ederek karşılayabilir. Ücret yükselişi sermaye
birikimini öngerektirir ve ona yolaçar; böylece o, emek ürünü ile işçiyi,
birbirine gitgide daha yabancı bir biçimde karşı karşıya getirir. İşbölümü
işçinin darlık ve bağımlılığını gitgide nasıl artırırsa, tıpkı onun gibi
sadece insanların değil, ama makinelerin bile rekabetine yolaçar. İşçi
makine düzeyine düşmüş bulunduğu için, makine ona karşı çıkabilir ve onunla
rekabete girebilir. Son olarak, sermaye birikimi, sanayii, dolayısıyla
işçilerin sayısını artırdığından, aynı nicelikte sanayi, bu birikim sonucu,
aşırı üretime dönüşen ve sonunda ya işçilerin büyük bir bölümünü ekmeklerinden
yoksun bırakma, ya da ücretlerini en sefil asgariye indirme soriucunu veren
daha büyük bir nicelikte yapıt üretir.
İşçiye en elverişli olan
bir toplumsal durumunun, yani artan ve ilerleyen zenginlik durumunun
sonuçları işte bunlardır.
Ama sonunda bu artış durumu
doruk noktasına varacaktır. Nedir o zaman işçinin durumu?
3° "Zenginliğinin
olanaklı olan son derecesine varmış bulunan bir ülkede, ücret ve sermaye
faizinin her ikisi de çok düşük olacaktır. İşçiler arasındaki iş bulma
rekabeti zorunlu olarak öyle büyük olacaktır ki, ücretler ancak aynı sayıda
işçiyi yaşatabilecek bir (sayfa 102)
düzeye düşeceklerdir, ve ülke zaten tıkabasa dolu olduğundan, bu sayı hiç
bir zaman artırılamayacaktır."[6]
+ [artan nüfus] ölmelidir.
Öyleyse, toplumun gerileme
durumunda, işçi sefaletinin gelişmesi; artan gönenç durumunda, sefalet
karmaşası; yetkin gönenç durumunda, durgun sefalet.
[VI] Ama, Smith'e göre,
bir toplum "üyelerinin çok büyük bir bölümü sıkıntı içinde olduğu zaman
elbette mutluluk ve gönenç içinde olamayacağı,"[7] toplumun
en zengin durumu çoğunluğun bu sıkıntısına yolaçtığı ve ekonomi politik
de (genel olarak özel çıkar toplumu) bu aşırı zenginlik durumuna götürdüğü
için, toplumun mutsuzluğu, öyleyse ekonomi politiğin ereğidir.
İşçi ile kapitalist arasındaki
ilişkiye gelince, bir de şuna dikkat etmek gerekir ki, ücret yükselişi,
çalışma zamam niceliğinin azalması ile kapitalist için çoğuyla ödünlenmiştir
ve ücret artışı ile sermaye faizinin artışı, emtia fiyatları üzerinde yalın
ve bileşik faiz gibi etkili olurlar.[8]
O, bize, başlangıçta, ve
hatta açıkça, "emeğin tüm ürünü işçiye aittir"[9] der.
Ama bize aynı zamanda, gerçeklikte işçiye düşen şeyin ürünün çok küçük
ve sıkı sıkıya zorunlu bölümü olduğunu da söyler; tam da insan olarak varolması
için değil, işçi olarak varolması için; insanlığı sürdürmesi için değil,
köle işçiler sınıfını sürdürmesi için zorunlu olan bölümü. (sayfa
103)
İktisatçı, bize, her şeyin
emekle satın alındığını ve sermayenin birikmiş emekten başka bir şey olmadığını
söyler. Ama bize, aynı zamanda, işçinin, her şeyi satın alabilmek şöyle
dursun, kendi kendini ve kendi insan niteliğini satma zorunda olduğunu
da söyler.
O tembel toprak sahibinin
toprak rantı çoğu kez toprak ürününün üçte-birine yükselir ve becerikli
kapitalistin kârı para faizinin iki katına erişirken, artık, işçinin en
iyi durumda kazandığı şey, ancak dört çocuğundan ikisinin açlık ve ölüme
mahküm edilebileceği kadardır. [VII] İktisatçılara göre, emek, insanın
doğa ürünlerinin değerini kendisi ile artırdığı tek şey olduğu halde, insanın
etkin mülkiyeti (özgülüğü) olduğu halde, aynı ekonomi politiğe göre, ayrıcalıklı
ve aylak tanrılardan başka bir şey olmayan toprak sahibi ve kapitalist,
toprak sahibi ve kapitalist oldukları için, her yerde işçiden üstündürler
ve işçinin uyacağı yasaları onlar yaparlar.
İktisatçılara göre emek,
şeylerin tek değişmez fiyatı olduğu halde, hiç bir şey emek fiyatından
daha olumsal, hiç bir şey emek fiyatından daha büyük dalgalanmalara uyruk
değildir.
İşbölümü emeğin üretken
gücünü, toplumun zenginlik ve inceliğini artırırken, işçiyi bir makine
durumuna düşürecek derecede yoksullaştırır. Emek, sermayelerin birikimine
ve böylece toplumun artan gönencine yolaçarken, işçiyi kapitaliste gitgide
daha bağımlı kılar, kapitalisti büyümüş bir rekabet içine atar ve bir o
kadar derin bir durgunluk tarafından izlenen dizginsiz bir aşırı üretim
düzününe götürür.
İktisatçılara göre işçinin
çıkarı toplumun çıkarı ile hiç bir zaman çatışmazken, toplum her zaman
ve zorunlu olarak işçinin çıkarı ile çatışır.
İktisatçılara göre, işçinin
çıkarı: l° ücret yükselişi, yukarda açıklanmış bulunan öbür sonuçlardan
başka, çalışma zamanı niceliğinin azalması yüzünden çoğuyla ödünlenmiş
(sayfa 104) olduğu, ve 2° toplum bakımından tüm gayrisafi
ürün olduğu ve safi ürün de ancak özel birey bakımından bir anlam taşıdığı
için, hiç bir zaman toplum çıkarı ile çatışmaz.
Nedir ki emeğin kendisi,
sadece güncel koşullar içinde değil, ama genel elarak ereğinin yalın bir
zenginlik artışı olması ölçüsünde, emeğin kendisinin zararlı ve öldürücü
olduğu sonucu diyorum, iktisatçı bunu bilmeden, onun kendi açındırmalarından
çıkar.
Kendi kavramları gereği,
toprak rantı ile kapitalist kazanç, ücretin uğradığı kesintilerdir.
Ama gerçeklikte ücret, toprak ile sermayenin işçiye bıraktıkları bir kesinti,
emek ürününden işçiye, emeğe verdikleri bir ödündür.
İşçi en çok toplumun gerilleme
durumunda sıkıntı çeker. Uğradığı baskının özgül ağırlığını kendi işçi
durumuna, ama genel olarak baskıyı toplumun durumuna borçludur.
Ama toplumun ilerleme durumunda,
işçinin yıkımı ve yoksullaşması, kendi emeğinin ve yarattığı zenginliğin
ürünüdür. Demek ki, güncel emeğin özünden doğan sefalet.
Toplumun en günençli durumu,
dünyada ancak yaklaşık olarak erişilebilmiş, ve burjuva toplumun olduğu
gibi ekonomi politiğin de ereği olan bu ülkü, işçiler için durgun sefalet
anlamına gelir.
Ekonomi politiğin, proleteri,
yani ne sermayesi ne de toprak rantı olan, sadece emekle ve tek yanlı ve
soyut emekle yaşayan kişiyi, ancak işçi olarak gözönünde tuttuğu kendiliğinden
anlaşılır. Öyleyse ekonomi politik, ilke olarak, onun tıpkı herhangi bir
beygir gibi ancak çalışabilecek kadar kazanması gerektiğini tanıtlayabilir.
Onu çalışmadığı zamanda, insan olarak düşünmez, bu özeni ceza mahkemelerine,
hekimlere, dine, istatistik tablolarına, siyasete ve dilenciler çavuşuna
bırakır. (sayfa 105)
Şimdi ekonomi politik düzeyinin
üzerine yükselelim, ve daha önce söylenmiş bulunan ve iktisatçıların hemen
hemen kendi söylemiş bulundukları[10] şeylere
göre, iki soruyu yanıtlamaya çalışalım.
1° İnsanların çok büyük
bir bölümünün bu soyut emeğe indirgenmesi, insanlığın gelişmesi içinde
ne anlam kazanır?
2° Ya ücreti yükseltmek
ve böylece işçi sınıfının durumunu düzeltmek isteyen, ya da Proudhon gibi
ücret eşitliğini toplumsal devrimin ereği olarak düşünen en detail[3*] reformcular
hangi yanılgıya düşerler?[11]
Emek, kendini, ekonomi politikte,
ancak bir kazanç gözeten etkinlik biçimi altında gösterir.
[VIII] "Özgül
eğilimler ya da daha uzun bir eğitim öngerektiren işlerin, daha iyi bir
ücret getirdikleri söylenebilir; oysa herhangi birinin kolayca ve çabucak
yetiştirilebileceği tekdüze mekanik bir etkinliğe ilişkin ücret, rekabet
arttıkça düşmüştür ve zorunlu olarak düşecektir. Ve emeğin güncel örgütlenme
durumunda hâlâ en sık görülen çalışma da, bu türlü çalışmanın ta
kendisidir. Öyleyse eğer birinci kategoriden bir işçi, şimdi sözgelimi
bundan elli yıl öncekinden yedi kat çok, ve ikinci kategoriden bir başkası
da elli yıl önceki kadar kazanıyorlarsa, her ikisi de ortalama olarak
eskisinden dört kat çok kazanıyorlar demektir. Ama eğer, bir ülkede, birinci
iş kategorisi 1.000 işçi ve ikincisi de bir milyon insan çalıştırıyorsa,
bunların 999.000'i bundan elli yıl öncekinden daha iyi bir durumda bulunmaz,
ve eğer, aynı zamanda, zorunlu aşlık (zahire) fiyatları da yükselmişse,
bunlar daha kötü bir durumda (sayfa 106)
bulunurlar. Ve nüfusun en kalabalık sınıfı üzerine, insanlar işte bu tür
yüzeysel ortalama hesapları ile kendi kendilerini aldatmak isterler.
Ayrıca, ücret büyüklüğü işçi gelirinin[12] belirlenmesinde
bir etkenden başka bir şey değildir, çünkü bu geliri ölçmek için, işçi
tarafından sağlanmış bulunan süreyi de gözönünde tutmak gerekir;
oysa durmadan yinelenen dalgalanmaları ve duraklamaları ile birlikte, özgür
rekabet denilen anarşi içinde bunu gözönünde tutmak kesenkes sözkonusu
olamaz. Son olarak, önceki ve şimdiki alışılmış çalışma zamanını
da gözönünde tutmak gerekir. Oysa, İngiliz pamuk sanayii işçileri için,
yirmibeş yıldan beri, yani emek tutumu sağlayan makinelerin üretime sokulmasından
beri, çalışma zamanı, girişimcilerin kazanç susuzluğu yüzünden, [IX] günde
oniki-onaltı saate kadar yükselmiştir ve bir ülkedeki ya da bir sanayi
kolundaki artış, kendini başka yerlerde de azçok duyuracaktır, çünkü henüz
her yerde yoksulların zenginler tarafından mutlak sömürüsü tanınmış bir
haktır."[13] (Schulz,
Üretim Hareketi, s. 65.)
"Ama hatta
toplumun bütün sınıflarının ortalama gelirinin artmış bulunması
yanlış olduğu kadar doğru olsaydı bile, görece gelir ayrılık ve
sapmaları gene de büyümüş olabilir, ve bunun sonucu, zenginlik ve yoksulluk
arasındaki karşıtlıklar, kendilerini daha büyük bir güçle gösterebilirler.
Çünkü toplam üretimin artması sonucu ve bu artış ölçüsünde, gereksinmeler,
istekler ve hevesler de artar ve bunun sonucu, mutlak yoksulluk
azalırken, görece yoksulluk artabilir. Kendi balina yağı ve acımış
balıkları ile Samoyed yoksul değildir, çünkü kendi kapalı toplumlarında,
tüm Samoyedlerin gereksinmeleri aynıdır. Ama ilerleyen, ve örneğin
bir on yıl içinde toplam üretimini topluma oranla[14] üçte-bir
artırmış bulunan bir devlette, on yılın başında ve sonunda aynı şeyi kazanan
işçi aynı gönenç düzeyinde kalmamış, ama üçte-bir yoksullaşmıştır." (Ibid.,
s. 65-66.)
Ama ekonomi
politik işçiyi ancak iş hayvanı olarak, en zorunlu dirimsel gereksinmelere
indirgenmiş bir hayvan olarak tanır. (sayfa 107)
"Bir halk
entelektüel bakımdan daha özgür bir biçimde gelişebilmek için, artık fizik
gereksinmelerinin köleliğinden kurtulmalı, artık kendi gövdesinin kölesi
olmamalıdır: Öyleyse ona her şeyden önce entelektüel bakımdan yaratabilmesi
ve tinsel sevinçleri tadabilmesi için zaman kalmalıdır. Emeğin örgütlenmesinde
gerçekleştirilen ilerlemeler bu zamanı sağlarlar. Yeni itici güçler ve
makinelerin iyileştirilmesi ile, pamuk fabrikalarındaki bir tek işç, çoğu
kez eskiden 100, hatta 250-300 işçinin yaptığı işi yapmıyor mu? Tüm üretim
kollarında benzer sonuçlar; çünkü dış doğa güçleri insanal çalışmaya gitgide
[X] daha çok katılma zorundadırlar.[15] Eğer,
belli bir nicelikteki maddi gereksinmeleri karşılamak için, eskiden, sonradan
yarıya indirilmiş bulunan bir zaman ve insan gücü harcaması gerekiyor idi
ise, entelektüel yaratma ve yararlanma için gerekli zaman genişliği, fizik
gönenç bundan bir zarara uğramaksızın, böylece bir o kadar artmıştır.[16] Ama
koca Kronos'tan[4*] kendi
öz yurtluğunda kazandığımız ganimetin paylaşımı, gene de kör ve adaletsiz
raslantının zar oyununa bağlıdır. Fransa'da, üretimin güncel düzeyinde,
çalışabilecek herkesin çalışması koşuluyla, günde beş saatlik ortalama
bir çalışma zamanının, toplumun tüm maddi gereksinmelerinin karşılanması
için yeterli olduğu hesaplanmıştır. ... Makinelerin yetkinleşmesi sonucu
gerçekleşen zaman artırımlarını (tasarruflarını) hesaba katmaksızın,[17] fabrikalardaki
köle çalışması süresi, nüfusun büyük bir bölümü için, uzamaktan başka bir
şey olmamıştır." (Ibid., s. 67-68.)
"Karmaşık
el çalışmasından [mekanik çalışmaya] geciş, bu çalışmanın yalın işlemlerine
ayrılmasını öngerektirir; oysa, tekdüzeli yinelenen işlemlerin başlangıçta
yalnız bir bölümü makinelere düşecek, öbürleri insanlara kalacaktır.
İşin doğasına ve deneylerin uygun sonuçlarına göre, böyle sürekli olarak
tekdüzeli bir (sayfa 108) etkinlik,
beden için olduğu kadar kafa için de zararlıdır; ve böylece, makineciliğin,
işin çok sayıda el arasındaki yalın bölünmesi ile bu birleşmesi
içinde, bu sonuncunun bütün sakıncaları da kendilerini zorunlu olarak gösterirler.
Bu sakıncalar, başkaları arasında, kendilerini, fabrika işçilerinin ölüm
oranlarının yükselişinde de [XI] gösterirler.[18] ...
İnsanların ne ölçüde makineler yardımı ile çalıştıkları ve ne ölçüde
makine olarak çalıştıkları arasındaki bu büyük ayrım ... gözönünde
tutulmamıştır."[19] (Ibid.,
s. 69.)
"Ama halkların
yaşam geleceği için, makineler içinde etkin olan ustan yoksun doğal güçler,
bizim kölelerimiz ve hizmetçilerimiz olacaklardır." (Ibid., s. 74.)
"İngiliz iplik
fabrikalarında, yalnız 159.818 erkek ve 196.818 kadın çalıştırılır. Lancaster
kontluğu pamuk fabrikalarında, her 100 erkek işçiye karşılık 103, ve İskoçya'da
ise 209 kadın işçi var. Leeds'deki İngiliz kenevir fabrikalarında her 100
erkek işçiye karşılık 147 kadın sayılıyordu. Hatta Druden'de, ve İskoçya'nın
doğu kıyısında, 280 kadın hesaplanıyordu. İngiliz ipek fabrikalarında,
daha çok kadın işçi; daha büyük bir çalışma gücü isteyen yün fabrikalarında,
daha çok erkek işçi.[20] ...
Hatta Kuzey Amerika pamuk fabrikalarında bile, 1833 yılında, 18.593 erkek
işçiye karşılık, kadın işçi sayısı 38.927'den aşağı değildi. Emeğin örgütlenmesinde
ortaya çıkan dönüşümler sonucu, demek ki dişi cinse kazanç ereğiyle daha
geniş bir etkinlik alanı düşmüştür. ... Daha bağımsız bir iktisadi konum
[içindeki] kadınlar .. toplumsal ilişkileri içinde, birbirlerine daha yakın
bir duruma gelmiş bulunan iki cins."[21] (Ibid.
s. 71-72).
"Buhar ve
su gücü ile çalışan İngiliz iplik fabrikalarında, 1835'te 8-12 yaş arasmda
20.558; 12-13 yaş arasında 35.867 ve son olarak 13-18 yaş arası 108.208
çocuk çalışıyordu. ... Gerçi (sayfa 109)
mekaniğin daha sonraki gelişmeleri, tüm tekdüzeli işleri gittikçe insanların
elinden alarak, bu bozukluğu yavaş yavaş ortadan [XII] kaldırmaya yöneliyorlar.
Ama kendi başına bu oldukça hızlı ilerlemelerin karşısına, kapitalistlerin
hâlâ, yardımcı makineler yerine çalıştırmak ve kötüye kullanmak
üzere, aşağı sınıfların çocuk yaşlarına kadar olan güçlerini, en kolay
ve en ucuz biçimde çalıştırabilmeleri olgusunun ta kendisi çıkıyor." (Schulz,
Üretim Hareketi, s. 70-71).
Lord Brougham'ın
işçilere çağrısı: "Kapitalist olun!"[22] ...
"Kötülük şudur ki, milyonlarca insan, yaşama araçlarını ancak kendilerini
fizik bakımdan kemiren, sağtörel ve entelektüel bakımdan solduran sıkıcı
bir çalışma ile zarzor kazanabiliyorlar; hatta böyle bir iş bulmuş
olma mutsuzluğunu bir talih saymaları gerekiyor." (Ibid., s. 60).
"Demek ki
yaşamak için, mülk sahibi olmayanlar, dolaylı ya da dolaysız olarak, mülk
sahiplerinin hizmetine, yani onların bağımlılığı altına girme zorundadırlar."
(Pecqueur, Yeni Toplumsal İktisat Kuramı vb., s. 409.)[23]
"Hizmetçiler-hizmetçi
aylıkları, işçiler-ücretler,[24] müstahdemler-aylık
ya da maaşlar." (Ibid., s. 409-410.)
"Emeğini kiralamak",
"emeğini faize vermek",[25] "başkasınm
yerine çalışmak".
"Emek gerecini
kiralamak", "emek gerecini faize vermek"[25]
, "kendi yerine başkasını çalıştırmak." (Ibid., s. 411).
[XIII]
"Bu iktisadi kuruluş, insanları öylesine aşağılık işlere,
öylesine üzücü ve acı bir alçalmaya mahküm eder ki, bunun karşısında yabanıllık
kralca bir durum gibi görünür." (L. c., s. 417-418.) Mülk
sahibi olmayan insanın bütün biçimler altında değerden düşürülmesi." (s.
421 Vd.) "Paçavracılar."
Ch. Loudon,[26] Nüfus
Sorununun Çözümü, vb. (Paris 1842) (sayfa 110)
adlı yapıtında, İngiltere'deki orospu sayısını 60.000-70.000 olarak kestirir.
Femmes d'une vertu douteuse[5*] sayısı
da bir bu kadar büyükmüş. (s. 228.)
"Bu bahtsız
yaratıkların kaldırım üzerindeki yaşam ortalaması, bunlar kötülük mesleğine
girdikten sonra, altı-yedi yıl dolaylarındadır. Öyle ki, 60.000-70.000
orospu sayısını sürdürebilmek için, üç krallıkta, kendini her yıl bu aşağılık
işe veren en az 8.000-9.000, ya da günde 24 [27] dolaylarında
kadın olması gerekir, bu da saat başına ortalama bir eder; ve buna
göre, eğer bütün yeryüzünde aynı oran geçerlikteyse, sürekli olarak bu
zavallılardan bir-buçuk milyon bulunması gerekir." (Ibid., s. 229.)
"Sefiller
nüfusu, sefaletleri ile birlikte artar, ve ... insan varlıkları, sıkıntı
çekme hakkının kavgasını yapmak için, yoksulluğun en aşırı ucunda büyük
bir sayı olarak yığışırlar. ... 1821'de,[28] İrlanda'nın
nüfusu 6 milyon 801.827 idi. 1831'de, 7.764.010'a yükselmişti; on yılda
%14 artış. En büyük geçim kolaylığının bulunduğu il olan Leinster'de, nüfus
ancak %8 artmış, oysa en yoksul il olan Connaught'da, artış %21'e yükselmişti
(İngiltere'de İrlanda Üzerine Yayımlanmış Bulunan Anket Özetleri, Viyana
1840)." Buret, Sefalet Üzerine vb., c. I, s. [36]-37.[29]
"Ekonomi politik,
emeği soyut biçimde bir şey olarak düşünür; emek bir metadır, eğer
fiyatı yükselmişse, bu, metaın çok talep edilmiş olmasındandır; eğer, tersine,
fiyat çok düşükse, bu da çok arz edilmiş olduğu içindir; meta olarak,
emeğin fiyatı gitgide düşmelidir, ya kapitalistler ile işçiler arasındaki
rekabet, ya da işçiler arasındaki rekabet, bunu zorunlu kılar.[30]
"... Emek
satıcısı olan işçi nüfus, zorla, ürünün en küçük bölümüne indirgenmiştir...
meta-emek kuramı, kılık değiştirmiş bir kölelik kuramından başka bir şey
midir?" (L. c., s. 43.) "Öyleyse (sayfa 111)
emekte bir değişim değerinden başka bir şey görmemek neden?" (Ibid., s.
44.) "Büyük atelyeler, erkek emeğinden daha ucuza malolan kadın ve çocuk
emeğini yeğleyerek satın alırlar." (L. c.) "Emekçi, onu çalıştıran kimsenin
karşısında, hiç de özgür bir satıcı konumunda değildir... kapitalist,
emeği kullanmakta her zaman özgür, ve işçi de her zaman onu satma zorundadır.
Eğer her an satılmamışsa, emeğin değeri tamamen yokolmuştur. Emek, gerçek
[metaların] tersine, ne birikime, hatta ne de artırıma (tasarrufa) elverişlidir.
[XIV] Emek, yaşamdır, ve eğer yaşam her gün besinlerle değişilmezse, sıkıntıya
düşer ve çok geçmeden yokolur. İnsan yaşamının bir meta olması için, demek
ki köleliği kabul etmek gerekir."[31] (L.
c., s. 49-50.)
"Demek ki,
eğer emek bir meta ise, en uğursuz özgülüklerle bezenik bir metadır. Ama.
hatte ekonomi politik ilkelerine göre bile, meta değildir, çünkü özgür
bir pazarlığın özgür sonucu değildir.[32] Güncel
iktisadi rejim, emeğin hem fiyatını hem de ödüllendirilmesini düşünür,
işçiyi yetkinleştirip insanı alçaltır." (L. c., s. 52-53.) "Sanayi
bir savaş, ve tecim bir kumar durumuna gelmiştir." (L. c., s. 62.)
"Pamuk işleyen
makineler (İngiltere'de) tek başlarına 84 milyon zanaatçıyı orunlarlar."[33]
"Sanayi şimdiye
kadar fetih savaşı durumunda bulunuyordu. Ordusunu oluşturan insanların
yaşamını, büyük fatihlerin kayıtsızlığı ile harcadı. Ereği, insanların
mutluluğu değil, zenginliğe sahip olmak idi." (Buret, 1. c., s.
20.)
"Bu çıkarlar
(yani iktisadi çıkarlar), kendi başlarına bırakıldıklarında.... zorunlulukla
çatışacaklardır; onların savaştan başka kararlaştırıcıları yoktur, ve savaş
kararları, kimilerine utkuyu vermek için, kimilerine yenilgi ve ölümü verirler...
Bilim, düzen ve dengeyi, karşıt güçlerin çatışmasında arar: sürekli
savaş, ona göre barışı elde etmenin tek yoludur bu savaşa rekabet adı
verilir." (L. c., s. 23.)
"Sınaî savaş,
başarıyla yürütülmek için, aynı noktaya yığabileceği ve geniş ölçüde yokedebileceği
kalabalık ordular ister. Ve (sayfa 112)bu
ordunun erleri kendilerine dayatılan yorgunluklara, bağlılık ya
da, ödev duygusu ile değil, ama sert açlık zorunluluğundan kurtulmak için
katlanırlar. Üstleri için ne sevgi, ne de iç yükümü duyarlar; üstler, astlarına
hiç bir iyilikçilik duygusu ile bağlanmazlar; onlara insan olarak değil,
ama sadece olanaklı olan en azı harcayarak olanaklı olan en çoğu[34] getirecek
üretim aletleri olarak bakarlar. Gitgide daha sıkışık bir duruma gelen
bu emekçi nüfuslarının, her zaman çalıştırılma güvenceleri bile yoktur;
onları çağırmış bulunan sanayi, onları ancak kendilerine gereksinme duyduğu
zaman yaşatır, ve onlardan vazgeçebildiği an, en küçük bir kaygı duymaksızın
onları yüzüstü bırakır; ve ... işçiler,[35] kendilerine
ödenmek istenen fiyat karşılığı, kişiliklerini ve güçlerini sunmak zorundadırlar.
Onlara verilen iş ne kadar uzun, ne kadar güç ve ne kadar cansıkıci ise,
ücretleri o kadar düşüktür; aralarında, günde onaltı saat sürekli çalışma
ile, ölmeme hakkını zarzor satın alanlar görülür." (l.c., s. [68]-69).
[XV]
"El dokumacılarının durumu üzerine anket yapmakla görevli
komiserler tarafından ... paylaşılmış ... inancımıza göre, büyük sanayi
kentleri eğer her an komşu kırlardan sağlıklı, kanlı canlı insan ordularını
sürekli olarak çekmeselerdi, az zamanda kendi emekçi nüfuslarını yitirirlerdi."
(l.c., s. 362.) (sayfa 113)
[I] XXXVI. sayfa konusunda.
Özel mülkiyetin öznel
özü, kendisi için olan etkinlik olarak, özne olarak, kişi olarak özel
mülkiyet, emektir. Öyleyse ancak emeği ilke olarak kabul
etmiş bulunan —Adam Smith—, öyleyse özel mülkiyeti artık sadece insan dışında
(sayfa 180) bir durum olarak kabul etmeyen
ekonomi politiğin, ancak bu ekonomi politiğin bir yandan özel mülkiyet
enerji ve gerçek hareketinin bir ürünü olarak,[1*] modern
sanayiin bir ürünü olarak düşünülmesi gerektiği, ve öte yandan onun
bu sanayiin enerji ve gelişmesini hızlandırmış, kutlamış ve bunu
bir bilinç erkliği durumuna getirmiş bulunduğu kolay anlaşılır.
Öyleyse, zenginliğin öznel özünü —özel mülkiyet sınırları içinde—
bulmuş bulunan bu aydınlanmış ekonomi politik gözünde, özel mülkiyeti insan
için sadece nesnel bir öz olarak tanıyan parasal sistem ve merkantilizm
yandaşları, tapıncakçılar, katolikler olarak. görünürler.
Demek ki, Engels, Adam Smith'i ekonomi politiğin Luther'i
olarak adlandırırken haklıydı.[2] Tıpkı
Luther'in dini, imanı, gerçek dünyanın özü olarak tanıması
ve dolayısıyla katolik paganizmine karşı çıkması gibi, tıpkı din duygusunu
insanın içsel özü durumuna getirerek dışsal din duygusunu
kaldırması gibi, tıpkı rahibi layikin yüreğine aktardığı için layik dışında
varolan rahipleri yadsıdığı gibi, insanın dışında ve ondan bağımsız bulunan
—öyleyse ancak dışsal bir biçimde korunup olurlanabilen— zenginlik de kaldırılmıştır;
başka bir deyişle, servetin o saçma dışsal nesnelliği, özel mülkiyetin
insanın kendisine katılması ve insanın da onun özü olarak tanınması sonucu,
ortadan kalkmıştır; ama, sonuç olarak, insanın kendisi özel mülkiyet belirlenimi
içine konulmuştur, Luther'de din belirlenimi içine konulmuş bulunduğu gibi.
İnsanı tanıma bahanesi ile, ilkesi emek olan ekonomi politik, demek ki,
tersine, insanın yadsınmasını tutarlı bir biçimde tamamlamaktan başka bir
şey yapmaz, çünkü insan özel mülkiyetin dışsal özü ile artık aşırı bir
gerginlik ilişkisi içinde değildir, ama kendisi özel mülkiyetin bu gergin
özü durumuna gelmiştir. Eskiden kendine-dışsal-varlık, insanın gerçek
(sayfa 181) yabancılaşması olan şey, şimdi yabancılaşma
eyleminden, kendinin yabancılaşmasından başka bir şey olmamıştır. Öyleyse
eğer bu ekonomi politik, insanı, onun bağımsızlığını, kendine özgü etkinliğini
vb. tanır görünerek başlıyor, ve eğer, özel mülkiyeti insanın kendi özü
içine aktardığı zaman, artık kendi dışında varolan öz olarak özel
mülkiyetin yerel, ulusal. vb. belirlenimleri ile koşullandırılamıyorsa;
öyleyse eğer bu ekonomi politik, kendini ortaya tek siyaset, tek
evrensellik, tek engel ve tek bağ olarak koymak üzere her
engel ve her bağı alaşağı eden kozmopolit, evrensel bir erke geliştiriyorsa,
gelişmeye devam ederken bu ikiyüzlülüğü yadsıması ve tüm kinizmi
içinde görünmesi gerekecektir; ve o, emeği, zenginliğin biricik
özü olarak, çok daha salt, öyleyse daha açık ve daha tutarlı
bir biçimde geliştirerek, —bu öğretinin onu sürüklediği tüm görünür çelişkilerden
kaygılanmaksızın— bu işi yapar; emeğin, zenginliğin biricik özü olduğu
yolundaki ilk görüşe karşıt olarak, tersine, bu öğretinin sonuçlarının
insana düşman olduklarını tanıtlar ve eninde sonunda, emek hareketinden,
özel mülkiyet hareketinden bağımsız son bireysel, doğal varlığa
ve zenginlik kaynağina —toprak rantı—, feodal mülkiyetin iyice iktisadi
duruma gelmiş ve bunun sonucu iktisada direnmekte yeteneksiz bulunan bu
dışavurumuna son yumruğu indirir (Ricardo okulu). Smith'ten Say'a,
ve ondan da Ricardo'ya, Mill'e, vb. kadar, sanayi sonuçlarının Ricardo
ve Mill gibilerine daha gelişmiş ve daha çelişki dolu göründükleri ölçüde,
ekonomi politiğin kinizmi, sadece Smith'e oranla büyümekle kalmaz,
ama ayrıca, olumlu planda, Ricardo ve Mill gibileri, hem de sadece kendi
bilimleri daha tutarlı ve daha doğru bir biçimde geliştiği için, insana
yabancılaşmada, kendilerinden öncekilerden durmadan ve bilinçli olarak
daha ileriye giderler. Etkin biçimi altındaki özel mülkiyeti özne, böylece
insanı da (o bir hayalete[3] indirgedikleri
insanı da) öz durumuna (sayfa 182) getirmeleri sonucu,
gerçekliğin çelişkisi, onların ilke olarak benimsemiş bulundukları çelişkilerle
dolu öze tastamam karşılık düşer. Sanayiin [II] parçalanmış gerçekliği,
bunu çürütmek şöyle dursun, onların kendiliğinde parçalanmış ilkelerini
doğrular. İlkeleri, gerçekte bu parçalanmanın ilkesidir.
Doktor Quesnay'nin
fizyokratik öğretisi, merkantilizmden Adam Smith'e geçişi oluşturur. Fizyokrasi,
doğrudan doğruya feodal mülkiyetin iktisadi dağılmasıdır, ama bunun
sonucu bir o kadar dolayımsız biçimde feodal mülkiyetin iktisadi dönüşümü,
yeniden canlanmasıdır da; şu farkla ki, dili artık feodal değil, ama iktisadidir.
Tüm zenginlik, toprak ve tarıma dönüşür. Toprak henüz sermaye
değildir, henüz sermayenin, doğal özelliği içinde ve bu özellik nedeni
ile geçerli olacak tikel bir varoluş biçimidir; ama toprak,
gene de doğal, genel bir öğedir, oysa merkantilizm zenginliğin varlığı
olarak sadece değerli madeni tanıyordu. Zenginlik nesnesi, maddesi,
demek ki, doğal sınırlar çerçevesinde kendi evrenseliğini çabucak
kazanmıştır — doğa olarak, dolayımsızca nesnel zenginlik de olduğu
ölçüde. Ve toprak, insan için ancak emek, ancak tarım aracıyla vardır.
Öyleyse zenginliğin öznel özü daha şimdiden emeğe aktarılmış bulunmaktadır.
Ama aynı zamanda tarım tek üretken emektir de. Öyleyse, emek henüz
kendi evrenselliği ve kendi soyutlaması içinde kavranmamıştır; o hâlâ tikel
bir doğal öğeye, kendi maddesine bağlanmıştır, demek ki henüz
ancak doğa tarafından belirlenmiş tikel bir varlık biçimi altında
tanınmıştır. Demek ki, o, sadece insanın belirli, tikel bir yabancılaşmasıdır,
tıpkı ürünün de henüz —insandan çok doğaya düşen— belirli bir zenginlik
olarak kavranmış (sayfa 183) bulunması gibi. Toprak
henüz burada insandan bağımsız; doğal varoluş olarak tanınmıştır, yoksa
sermaye olarak, yani emeğin kendisinin bir uğrağı olarak tanınmamıştır.
Daha çok emek, onun uğrağı gibi görünür. Ama sadece nesne olarak
varolan eski dışsal zenginlik fetişizminin çok yalın bir doğal öğeye indirgenmiş
ve özünün, parçasal bir biçimde de olsa, kendi öznel varlığı içinde tikel
bir biçimde tanınmış bulunması sonucu, zorunlu ilerleme şu olacaktır ki,
zenginliğin genel özü tanınacak, ve bunun sonucu, emek, eksiksiz
mutlaklığı, yani soyutlaması içinde, ilke durumuna yükseltilecektir.
Tarımın, iktisadi bakımdan, yani tek geçerli açıdan, başka hiç bir
sanayiden ayrı olmadığı; öyleyse zenginliğin özünün, belirli bir
emek, tikel bir öğeye bağlanmış emeğin özel bir dışlaşması değil, ama genel
olarak emek olduğu, fizyokrasiye tanıtlanmış bulunacaktır.
Fizyokrasi, emeğin zenginliğin
özü olduğunu açıklayarak, sadece nesnel nitelikteki dışsal tikel
zenginliği yadsır. Ama her şeyden önce emek onun için toprak mülkiyetinin
öznel özünden başka bir şey değildir (fizyokrasi, tarihsel bakımdan
egemen ve kabul edilmiş tür olarak beliren mülkiyet türünden yola çıkar);
o, sadece toprak mülkiyetini yabancılaşmış insan durumuna getirir.
Sanayiin (tarımın) onun özü olduğunu açıklayarak, toprak
mülkiyetinin feodal niteliğini kaldırır; ama sanayi dünyası karşısında
da olumsuz bir tutumu vardır, tarımın aslında tek sanayi
olduğunu söyleyerek, feodaliteyi kabullenir.
Özel mülkiyet ile karşıtlığı
içinde, yani sanayi olarak kurulan sanayiin öznel özü kavranır kavranmaz,
bu özün kendine özgü olan o karşıtı da içerdiği açıktır. Çünkü sanayi,
kaldırılmış toprak mülkiyetini nasıl kapsıyorsa, öznel özü de toprak
mülkiyetinin öznel özünü öyle kapsar.
Tıpkı toprak mülkiyetinin
özel mülkiyetin ilk biçimi olması, sanayiin ilkin onunla tarihsel bakımdan
özel bir mülkiyet türü olarak çarpışması gibi —sanayi daha çok toprak (sayfa
184) mülkiyetinin kurtulmuş kölesidir—, özel mülkiyetin öznel özü,
emek, bilimsel bir biçimde kavrandığı zaman, bu süreç de tıpkı öyle yinelenir;
ve emek ilkin sadece tarımsal emek olarak görünür, ama daha sonra genel
olarak emek biçiminde tanınmıştır.
[III] Tüm zenginlik, sınai
zenginlik, emek zenginliği durumuna dönüşmüştür, ve sanayi eksiksiz emektir;
tıpkı fabrika rejiminin, sanayiin, yani emeğin gelişmiş özü, ve sınai sermayenin
de özel mülkiyetin eksiksiz nesnel biçimi olması gibi.
Özel mülkiyetin insan üzerindeki
egemenliğini neden ancak şimdi tamamlayabildiğini ve, en evrensel biçimi
altında, tarihsel bir dünya erkliği durumuna neden ancak şimdi gelebildiğini
görüyoruz. (sayfa 185)
XXXIX. sayfa konusunda.[4]
Ama mülkiyetsizlik
ile mülkiyet arasındaki karşıtlık, emek ve sermaye karşıtlığı
olarak anlaşılmadıkça, henüz etkin bağlantısı, içsel ilişkisi
içinde kavranmamış, henüz çelişki olarak kavranmamış, önemsiz bir
karşıtlıktır. Hatta eski Roma'da, Türkiye'de, vb. özel mülkiyetin gelişmiş
hareketi olmaksızın bile, bu karşıtlık ilk biçim altında kendini
gösterebilir. Böylece henüz özel mülkiyetin kendisi tarafından konulmuş
[bir karşıtlık -ç.] olarak görünmez. Ama (sayfa 186)
mülkiyetin dıştalanması olarak özel mülkiyetin öznel özü olan emek ile
emeğin dıştalanması olarak nesnel emek olan sermaye, bu karşıtlığın çelişkiye
kadar götürülmüş biçimi, öyleyse bu çelişkinin çözümüne götüren enerjik
biçim olan özel mülkiyettir.
Aynı sayfa konusunda.
Kendinin yabancılaşmasının kaldırılması, kendinin yabancılaşması ile aynı
yolu izler. Her şeyden önce özel mülkiyet salt nesnel yönü ile gözönünde
tutulur — ama gene de öz olarak emek ile birlikte. Varlık biçimi, öyleyse
"sermaye olarak" kaldırılması gereken sermayedir (Proudhon).[5] Ya
da emeğin özel biçimi, bir düzeye getirilmiş, parçalanmış ve bunun
sonucu özgür olmayan emek, özel mülkiyetin ve onun insana yabancılaşmış
varoluşunun zararlılık kaynağı olarak kavranmıştır — tıpkı fizyokratlar
gibi, Fourier de tarımsal emeği en azından en üstün derecede
emek olarak tasarlar, oysa Saint-Simon'da, tersine, asıl önemli olan, sınai
emek olarak sınai emektir ve o üstelik sanayicilerin salt
(exclusive) egemenliğini ve işçilerin durumunun iyileşmesini de
ister. Komünizm, son olarak kaldırılmış özel mülkiyetin, ve en başta
da genel özel mülkiyetin olumlu dışavurumudur. Bu ilişkiyi
kendi evrenselliği içinde kavrayarak komünizm,
1. ilk biçimi altında, bu
ilişkinin bir genelleşme ve bir tamamlanmasından başka bir
şey değildir; tamamlanmış ilişki olarak, ikili bir görünüm altında görünür:
Bir yandan maddi mülkiyetin egemenliği onun karşısında öylesine
büyüktür ki, heskes tarafından özel mülkiyet olarak sahip olunmaya
elverişli bulunmayan her şeyi yoketmek ister; yeteneği vb. zorla
bir yana bırakmak ister. Dolaysız fizik temellük, onun için yaşamın ve
varolmanın tek ereğidir; işçi kategorisi kaldırılmamış, ama bütün
insanlara yayılmıştır; özel mülkiyet ilişkisi, topluluğun nesneler dünyası
ile ilişkisi kalır. Son olarak, (sayfa 187) genel
özel mülkiyeti özel mülkiyete karşı çıkarmaya dayanan bu hareket, kendini,
kadının içinde ortak ve ortaklaşa bir mülkiyet durumuna geldiği
kadın ortaklığının (kuşkusuz bir salt özel mülkiyet biçimi
olan) evliliğe karşı çıkarıldığı o hayvansal biçim altında dile
getirir. Bu kadın ortaklığı fikrinin, o henüz çok kaba ve çok düşüncesiz
komünizmin açınlanmış gizini oluşturduğu söylenebilir. Kadın nasıl
evlilikten genel fuhşa [2*] geçiyorsa,
tüm zenginlik dünyası, yani insanın nesnel özü de, özel mülk sahibi ile
salt evlilik ilişkisinden topluluk ile evrensel fuhuş ilişkisine öyle geçer.
Bu komünizm, insan kişiliğini her yerde yadsiyarak, bu yadsınma[nın
ta kendisi -ç.] olan özel mülkiyetin tutarlı dışavurumunun ta kendisinden
başka bir şey değildir. Genel ve erk olarak oluşan kıskançlık, zenginlik
susuzluğunun büründüğü ve altında kendini bir başka biçimde doyurmaktan
başka bir şey yapmadığı gizlenmiş biçimdir. Özel mülkiyet olarak her özel
mülkiyet fikri, kıskançlık ve eşitleştirme eğilimi biçimi altında, en
azından daha zengin özel mülkiyete karşı çevrilmiştir; öyle
ki, kıskançlık ve eşitleştirme eğilimi rekabetin özünün ta kendisini oluştururlar.
Kaba komünizm, bir asgari tasarımından yola çıkarak, bu kıskançlık ve bu
eşitleştirmenin tamamlanmasından başka bir şey değildir. Belgin, sınırlı
bir ölçüsü vardır. Özel mümyetin bu kalkışının ne kadar az gerçek bir temellük
olduğunun kanıtı, tüm kültür ve uygarlık dünyasının soyut yadsınmasının,
[IV] sadece özel mülkiyet aşamasını geçmemiş olmakla kalmayan, ama henüz
bu aşamaya bile erişmemiş bulunan yoksul ve gereksinmesiz insanın doğaya
aykırı yalınlığına dönüşün ta kendisi tarafından verilmiştir.
Bu ortaklık, emek
ortaklığı ve ortak sermaye, [yani -ç.] genel kapitalist olarak topluluk
tarafından ödenen ücretin (sayfa 188) eşitliğinden
başka bir anlama gelmez. İlişkinin her iki yönü de mecazlı bir genelliğe
yükseltilmiştir; emek, herkesin içine yerleştirildiği belirlenim
durumuna gelir, sermaye de topluluğun kabul edilmiş evrensellik
ve erki durumuna.
Ortaklaşa şehvetin kurbanı
ve hizmetçisi olan kadın karşısındaki ilişkide, insanın içinde kendisi
için varolduğu sonsuz alçalma kendini dile getirir; çünkü bu ilişkinin
gizi kendi ikirciksiz, kesin, açık, örtüsüz dışavurumunu,
erkek kadın ilişkisinde ve doğal ve dolayımsız türsele [6] ilişkinin
kavranma biçiminde bulur. İnsandan insana dolayımsız, doğal, zorunlu ilişki,
kadın erkek ilişkisidir. Bu doğal, türsel ilişki içinde,
insanın doğayla ilişkisi dolayımsız olarak insanla ilişkisidir, tıpkı insanla
ilişkisinin dolayımsız olarak doğayla ilişkisi, kendine özgü doğal
belirlenimi olması gibi. İnsan için, insanal özün ne ölçüde doğa durumuna,
ya da doğanın ne ölçüde insanın insanal özü durumuna gelmiş bulunduğu,
duyulur, somut bir olguya indigenmiş bir biçimde, demek ki
bu ilişki içinde görünür. Bu ilişkiden yola çıkarak, demek ki, insanın
tüm kültür düzeyi yargılanabilir. İnsanın kendisi için ne ölçüde
türsel varlık, insan durumuna gelmiş, ve kendini böylece kavramış
bulunduğu, bu ilişkinin özlüğünden çıkar; erkek kadın ilişkisi, insandan
insana en doğal ilişkidir. Öyleyse insanın doğal davranışının
ne ölçüde insanal duruma gelmiş ya da insanal özün onun için ne
ölçüde doğal öz durumuna gelmiş, insanal özünün onun için
ne ölçüde doğa durumuna gelmiş bulunduğu bu ilişkide görünür. İnsan
gereksinmesinin ne ölçüde insanal bir gereksinme durumuna, öyleyse
insan olarak öteki insanın onun için ne derecede bir gereksinme
durumuna gelmiş bulunduğu, insanın, en bireysel varlığı içinde, aynı zamanda
ne ölçüde toplumsal bir varlık olduğu da bu ilişki içinde görünür.
Özel mülkiyetin ilk olumlu
kaldırılışı, kaba komünizm, demek ki kendini olumlu ortaklık
olarak koymak isteyen özel (sayfa 189) mülkiyet alçaklığının,
kendisi altında göründüğü bir biçimden başka bir şey değildir.
2. Komünizm a) henüz demokratik
ya da despotik, siyasal nitelikte;
b) devletin kalkışı ile
birlikte, ama aynı zamanda henüz tamamlanmamış ve özel mülkiyetin, yani
insanın yabancılaşmasının egemenliği altında. Bu iki biçim altında, komünizm,
kendini daha şimdiden insanın kendine yeniden bütünleşmesi ya da dönüşü
olarak, insanal kendinin yabancılaşmasının kalkışı olarak bilir; ama özel
mülkiyetin olumlu özünü henüz kavramamış ve gereksinmenin insanal
doğasını da bir o kadar az kavramış bulunması sonucu, henüz özel mülkiyet
tarafından engellenmiş ve lekelenmiştir. Gerçi kavramını kavramış, ama
henüz özünü kavramamıştır.
3. Özel mülkiyetin
(insanal kendinin yabancılaşmasının ta kendisi) olumlu kaldırılışı
ve bunun sonucu insanal özün insan tarafından ve insan için gerçek
temellükü; öyleyse kendisi için insanın, toplumsal, yani
insanal insan olarak bütünsel dönüşü, bilinçli ve daha önceki gelişmenin
tüm zenginliğini koruyarak yapılmış bulunan dönüş olarak komünizm. Bu komünizm,
eksiksiz doğalcılık[7] olarak
= insancılık, eksiksiz insancılık olarak = doğalcılık[tır ç.]; insan ile
doğa, insan ile insan arasındaki karşıtlığın gerçek çözümüdür; varoluş
ile öz, nesnelleşme ile kendini olurlama, özgürlük ile zorunluluk, birey
ile tür arasındaki savaşımın gerçek çözümüdür. O, tarihin çözülmüş bilmecesidir
ve kendini bu çözüm olarak bilir.
[V] demek ki, tarihin tüm
hareketi, bir yandan bu komünizmin gerçek doğurma belgesi —deneysel varlığının
doğum (sayfa 190) belgesi— ve, öte yandan, onun düşünen
bilinci için, kendi oluşunun kavranmış ve bilinen hareketidir.
Buna karşılık, o, henüz tamamlanmamış öbür komünizm, özel mülkiyete karşı
çıkan yalıtık tarihsel kuruluşlarda kendisi için tarihsel bir kanıt
arar, hareketin tek tek uğraklarını ayırıp (Cabet, Villegardelle vb. özellikle
bu işi yapmışlardır), tarihsel bakımdan safkan olduğunu tanıtlamak üzere
bu uğrakları saptayarak, varolan şey içinde bir kanıt arar; böylece hareketin
çok büyük bir bölümünün kendi kesinlemelerini yalanladığını ve eğer bir
gün varolmuşsa bile, kendi geçmiş Varlığının, kendi özlük
savının ta kendisini çürüttüğünü açıkça gösterir.
Eğer tüm devrimci hareket,
deneysel olduğu kadar kuramsal temelini de özel mülkiyet, [yani
-ç.] iktisat hareketi içinde buluyorsa, bu devrimci hareketin zorunluluğu
kolayca anlaşılabilir.
Apansız duyulur bu
maddi özel mülkiyet, yabancılaşmış insanal yaşamın duyulur
maddi dışavurumudur. Hareketi —üretim ve tüketim—, tüm geçmiş üretim hareketinin
duyulur açımlaması, yani insanın gerçekleşmesi ya da gerçekliğidir.
Din, aile, devlet, hukuk, sağtöre, bilim, sanat, vb., tikel üretim
biçimlerinden başka bir şey değildirler ve genel üretim yasasına uyarlar.
Özel mülkiyetin olumlu kaldırılması, insanal yaşamın temellükü,
demek ki tüm yabancılaşmanın olumlu kaldırılması, sonuç olarak din,
aile, devlet, vb. dışı insanın, kendi insanal, yani toplumsal
varlığına dönüşü anlamına gelir. Dinsel yabancılaşma, dinsel yabancılaşma
olarak, ancak bilinç alanında, ancak insanın vicdanında olur; ama
iktisadi yabancılaşma, gerçek yaşamın yabancılaşmasıdır — öyleyse
kaldırılması da her iki yönü birden kapsar. Çeşitli halklarda, hareketin
ilk kökeni, halkın tanınmış gerçek yaşamının daha çok bilinçte
ya da dış dünyada yaşanmasına, daha çok düşüncel ya da gerçek yaşam olmasına
bağlıdır. Komünizm tanrıtanımazlık ile birlikte araçsız (sayfa
191) olarak başlar (Owen). Tanrıtanımazlık, başlangıçta, henüz komünizm
olmaktan çok uzaktadır, nasıl ki bu tanrıtanımazlığın henüz daha çok bir
soyutlama olması gibi. Tanrıtanımazlığın insan sevgisi demek ki başlangıçta
soyut felsefi insan sevgisinden başka bir şey değildir, komünizmin
insan sevgisi ise, araçsız gerçek ve doğrudan doğruya eyleme
(Wirkung) yönelmiştir.
Olumlu olarak kaldırılmış
özel mülkiyet varsayımında, insanın insanı, kendini ve öteki insanı nasıl
ürettiğini; bireyselliğin dolayımsız etkinliğinin ürünü olan nesnenin,
nasıl aynı zamanda onun öteki insan için kendi öz varlığı, öteki insanın
varlığı ve öteki insanın onun için varlığı da olduğunu görmüş bulunuyoruz.[8] Ama,
aynı biçimde, emek gereci olsun özne olarak insan olsun, hareketin sonucu
olduğu kadar çıkış noktasıdırlar da (ve özel mülkiyetin tarihsel zorunluluğu
da, işte onların bu çıkış noktası olmaları gereğine dayanır). Demek
ki, toplumsal özlük, tüm hareketin genel özlüğüdür; toplumun kendisi
insan olarak insanı ürettiği gibi, o da insan tarafından üretilmiştir.[9] Etkinlik
ve yararlanma, köken türleri bakımından olduğu kadar, içerikleri
bakımından da toplumsaldırlar; toplumsal etkinlik ve toplumsal
yararlanmadırlar. Doğanın insanal özü, ancak toplumsal insan
için sözkonusudur; çünkü doğa ancak toplumda onun için insan ile
bağ olarak, öteki için onun ve onun için ötekinin varoluşu olarak,
ve insanal gerçekliğin dirimsel öğesi olarak vardır; doğa, onun için ancak
toplumda kendi öz insanal varoluşunun temelidir. Onun doğal
varoluşu ancak toplumda onun için kendi insanal varoluşudur ve doğa
ancak toplumda onun için insan durumuna gelmiştir. Öyleyse, toplum, insanın
doğa ile özsel birliğinin tamamlanması, doğanın gerçek dirilişi, (sayfa
192) insaınn eksiksiz doğalcılığı ve doğanın eksiksiz insancılığıdır.
[VI] Ortaklaşa etkinlik
ve ortaklaşa yararlanma, yani kendilerini doğrudan doğruya öteki
insanlar ile gerçek toplum biçiminde gösterip doğrulayan etkinlik
ve yararlanma, her ne kadar toplumsallığın bu dolayımsız dışavurumunun,
onların içeriklerinin özüne dayanmış ve bu içeriğin uydurulmuş bulunduğu
yerlerde görülürlerse de, toplumsa etkinlik ve toplumsal yararlanma hiç
bir zaman sadece araçsız, ortaklaşa bir etkinlik ve araçsız ortaklaşa
bir yararlanma biçimi altında varolamazlar.
Ama hatta benim etkinliğim
bilimsel vb. ise, ve ben bu etkinliğe başkaları ile dolaysız ortaklık
biçiminde çok seyrek girişebilsem bile, insan olarak davrandığım
için toplumsal sayılırım. Sadece etkinliğimin gereci —düşünürün
kendi etkinliğini sayesinde yürüttüğü dil gibi— bana toplumsal ürün olarak
verilmekle kalmamıştır, ama benim kendi öz varoluşum da toplumsal
etkinliktir; sonuç olarak kendimi getirdiğim durum da, toplum için
ve toplumsal varlık olarak kendimin bilinci ile kendimi getirdiğim durum
da toplumsal etkinliktir.
Benim evrensel bilincim,
gerçek ortaklığın, toplumsal örgütün yaşayan biçimi olduğu
şeyin kuramsal biçiminden başka bir şey değildir; oysa günümüzde
evrensel bilinç gerçek yaşamın bir soyutlamasıdır, ve bu nitelikle,
onun karşısına düşman olarak dikilir. Demek ki, benim evrensel bilincimin
—evrensel bilinç olarak— etkinliği, toplumsal varlık olarak benim
kuramsal varoluşumdur da.
"Toplum"u birey karşısında
bir soyutlama olarak yeniden saptamaktan özellikle kaçınmak gerek. Birey,
toplumsal varlıktır. Yaşamının belirtisi —hatta başkaları ile ve
onlarla aynı zamanda yaşanmış ortaklaşa bir yaşam belirtisi dolayımsız
biçimi altında görünmese bile— demek ki, toplumsal yaşamın bir belirti
ve bir olurlanmasıdır. Bireysel (sayfa 193) yaşamın
varoluş biçimi türsel yaşamın daha tikel ya da daha genel
bir biçimi olmasına, ve türün yaşamı daha tikel ya da daha genel
bir bireysel yaşam olmasına —ve zorunlu olarak böyle olmasına— karşın,
insanın bireysel yaşamı ile türsel yaşamı birbirinden ayrı şeyler
değildir.
Türsel bilinç olarak
insan kendi gerçek toplumsal yaşamını olurlar ve kendi gerçek varoluşunu
düşüncede yinelemekten başka bir şey yapmaz; tıpkı türsel varlığın, tersine,
kendini türsel bilinçte doğruladığı ve kendi evrenselliği içinde, düşünen
varlık olarak, kendisi için (pour soi) olduğu gibi.
İnsan —demek ki hangi derecede
olursa olsun tikel bir birey ve tikelliği onu bir birey ve gerçek bireysel
bir toplumsal varlık durumuna getirir— demek ki bir o kadar da bütünselliktir,
düşünsel bütünsellik, gerçeklikte ya toplumsal varoluşun hayranlıkla seyri
ve gerçek zevki, ya da yaşamın insanal belirtilerinin bütünselliği olarak
varolan, düşünülmüş ve duyulmuş toplumun kendisi için varoluşu.
Demek ki düşünce ile varlık
gerçi birbirinden ayrıdırlar, ama aynı zamanda birarada bir birlik
oluştururlar.
Ölüm, türün belirli
birey üzerindeki katı yürekli utkusu gibi görünür ve onların birliğini
yalanlıyora benzer; ama belirli birey, belirli bir türsel varlıktan
başka bir şey değildir, ve böyle olduğu için de ölümlüdür.
{[10] 4.
Nasıl ki özel mülkiyet, insanın hem kendi kendisi için nesnel, hem
de aynı zamanda tersine yabancı ve insanal-olmayan bir nesne durumuna gelmesi,
yaşamının belirtisinin yaşamının yabancılaşması, gerçekleşmesinin gerçeklikten
yoksunlaşması, yabancı bir gerçeklik olması olgusunun duyulur dışavurumundan
başka bir şey değilse, özel mülkiyetin olumlu kaldırılması, yani insanal
yaşam ve insanal varlığın, nesnel insanların, insanal yapıtların,
insanlar (sayfa 194) için ve insanlar tarafından duyulur
temellükü de, tıpkı öyle, sadece salt, dolayımsız yararlanma anlamında,
sadece sahip olma, malik olma anlamında anlaşılmalıdır. İnsan kendi
evrensel varlığını evrensel bir biçimde, demek ki bütünsel insan olarak
temellük eder. Dünya ile insanal ilişkilerinin herbiri, görme, işitme,
koklama, tat alma, düşünme, seyir, duygu, irade, etkinlik, sevgi, uzun
sözün kısası bireyselliğinin tüm örgenlikleri, kendi biçimleri içinde,
apansız toplumsal örgenlikler olan örgenlikler gibi, [VII] nesnel davranışları
ya da nesne ile ilişkilerinde, nesnenin temellükü, insanal
gerçekliğin temellüküdürler; nesne ile ilişkileri, insanal gerçekliğin
belirtisidir;[3*] insanal
etkinlik ve insanal acıdır bu; çünkü, insanal anlamda kavrandığında,
acı, insanın kendinden duyduğu zevktir.
Özel mülkiyet bizi öylesine
alıklaştırmış ve sınırlı kılmıştır ki, bir nesne ancak ona malik olduğumuz,
demek ki [o nesne] bizim için sermaye olarak varolduğu, ya da bizim tarafımızdan
araçsız sahip olunduğu, yenildiği, içildiği, giyildiği, içinde oturulduğu
vb., kısacası bizim tarafımızdan kullanıldığı zaman bizimdir,
—her ne kadar özel mülkiyet sırası geldiğinde sahip olmanın kendisinin
bütün bu dolaysız gerçekleşmelerini ancak geçim araçları olarak
etkisi içine alır, ve her ne kadar bunların araç hizmeti gördüğü yaşam,
özel mülkiyet yaşamı, emek ve sermayeleştirme ise de.
Bütün bu fizik ve
entelektüel duyular yerine, demek ki, bütün bu duyuların yalın yabancılaşması,
malik olma duyusu belirmiştir. İnsanal varlık, kendinden yola çıkarak
kendi iç zenginliğini doğurmak için, bu mutlak yoksulluğa indirgenmeliydi.
(Malik olma kategorisi üzerine, 21 Yaprak'taki Hess'e
bakınız.[11] )
(sayfa 195)
Özel mülkiyetin kaldırılması,
demek ki, bütün insanal duyuların ve bütün insanal niteliklerin bütünsel
kurtuluşudur; ama o [özel mülkiyetin kaldırılması -ç.], bu duyular
ve bu nitelikler öznel bakımdan olduğu kadar nesnel bakımdan da insanal
duruma geldikleri içindir ki, işte bu kurtuluştur. Göz, insanal
göz durumuna gelmiştir, tıpkı nesnesinin de, insandan gelen ve insana
yönelmış toplumsal, insanal bir nesne durumuna gelmiş bulunması
gibi. Demek ki, duyular, kendi praxis'lerinde doğrudan doğruya kuramcı
durumuna gelmişlerdir. Onlar nesne ile nesne için ilişkilidirler,
ama nesnenin kendisi, kendi kendisine ve insana[4*] nesnel
insanal bir ilişkidir ve tersi de böyledir. Gereksinme ve zevk bundan
ötürü kendi bencil doğalarını yitirmişlerdir ve doğa da kendi yalın
yararlılığını yitirmiştir, çünkü yararlılık insanal yararlılık
durumuna gelmiştir.
Aynı biçimde öteki insanların
duyuları ve yararlanması da benim kendi temellüküm durumuna gelmişlerdir.
Bu dolayımsız örgenlikler dışında, demek ki toplum biçimi altında
toplumsal örgenlikler kurulur; böylece, örneğin ötekiler ile doğrudan
doğruya ortaklık biçiminde etkinlik vb., benim yaşamımın bir belirti
örgenliği ve insanal yaşamın bir temellük (sayfa 196)
biçimi durumuna gelmiştir.
Herkes bilir ki, insanal
göz insanal-olmayan kaba gözden başka türlü görür, insanal kulak
kaba kulktan başka türlü işitir, vb..
Görmüş bulunduğumuz gibi,
insan kendini kendi nesnesi içinde, sadece bu nesnenin onun için insanal
nesne ya da nesnel nesne durumuna gelmesi koşulu ile, yitirmez. Bu da ancak,
nesne onun için toplumsal bir nesne, o kendisi için toplumsal bir varlık,
toplum onun için bu nesnede varlık durumuna geldiği zaman olanaklıdır.
Öyleyse, bir yandan, toplumda
her yerde nesnel gerçeklik insan için özsel insanal güçler gerçekliği,
insanal gerçeklik ve bunun sonucu insanın kendi öz özsel güçlerinin
gerçekliği durumuna geldiği ölçüde, tüm nesneler onun için kendi
kendisinin nesnelleşmesi, onun bireyselliğini doğrulayan ve gerçekleştiren
nesneler, kendi nesneleri durumuna gelirler, yani o kendisi nesne
durumuna gelir. Nesneler ne biçimde onun nesneleri olurlar; bu,
nesnenin doğası ile buna karşılık düşen özsel gücün doğasına
bağlıdır; çünkü olurlamanın tikel, gerçek biçimini oluşturan şey,
işte bu ilişki belirleniminin ta kendisidir. Bir nesne, göz
için, kulak için olduğundan başka türlü algılanmıştır ve göz nesnesi
kulak nesnesinden başka bir nesnedir. Her özsel gücün tikelliği, onun tikel
özünün, öyleyse tikel nesnelleşmesi biçiminin, nesnel, gerçek, yaşayan
Varlığının da ta kendisidir. Demek ki, insan, kendini nesnel dünyada,
[VIII] sadece düşüncede değil, ama bütün duyular ile de olurlar.[12]
Öte yandan, bu işleri öznel
olarak alırsak: insanın (sayfa 197) insanın müzik
duygusunu uyandıran şey, ilkin müziktir; müzikçi olmayan kulak için, en
güzel müzik hiç bir anlam taşımaz,[13] bir
nesne [değil]dir, çünkü benim nesnem ancak benim özsel güçlerimden birinin
doğrulanması olabilir, öyleyse benim özsel gücüm öznel yeti olarak kendisi
için neyse, o da benim için ancak o olabilir, çünkü benim için bir nesnenin
anlamı (onun ancak kendisine karşılık düşen bir duyu için anlamı vardır)
benim duyumun uzandığı yere kadar uzanır.[14] Toplumsal
insanın duyuları, toplumsal-olmayan insanınkilerden işte bu nedenle
başkadırlar; ancak insanal özün nesnel olarak açılmış zenginliği
sayesindedir ki, insanın öznel duyma yetisinin zenginliği ilkin
ya geliştirilmiş ya da üretilmiştir, [bu sayededir ki -ç.] bir kulak müzikçi
olur, bir göz biçim güzelliğini görür, kısacası duyular insanal
zevke elverişli hale gelir, kendilerini insanın özsel güçleri olarak
olurlayan duyular olurlar. Çünkü sadece beş duyu değil, ama tinsel duyular,
pratik duyular (istek, sevgi vb.) denilen duyular da, kısacası insanal
duyu, duyuların insanlığı, ancak kendi nesnelerinin varoluşu, insanallaştırılmış
doğa sayesinde oluşurlar. Beş duyunun oluşması, tüm geçmiş tarihin
işidir. Henüz kaba pratik gereksinmenin tutsağı bulunan duyunun,
ancak sınırlı bir anlamı vardır.} Açlıktan ölen insan için, yiyeceğin
insanal biçimi değil, ama sadece yiyecek olarak soyut varlığı vardır; o,
pekala en kaba biçimi altında bulunabilir ve bu beslenme etkinliğinin,
hayvanal beslenme etkinliğinden ne bakımdan ayrıldığı söylenemez.
Kaygı ve yoksulluk içindeki adam en güzel oyun karşısında bile duyusuzdur;
maden tecimi yapan biri, madenin güzelliği ya da kendine özgü doğasını
değil, ama sadece tecimsel değeri görür; madenbilimsel duyusu yoktur onun.
Demek ki, insanal özün nesneleşmesi, (sayfa 198) kuramsal
bakımdan olduğu kadar pratik bakımdan da, insan duyusunu insanal
kılmak için olduğu kadar, insan ve doğa özünün tüm zenginliğine karşılık
düşen insanal duyuyu yaratmak için de zorunludur.
{Kurulmaya başlayan toplum,
özel mülkiyetin ve onun zenginlik ve yoksulluğunun —maddi ve tinsel
zenginlik ve yoksulluk— hareketi ile bu kuruluş için gerekli tüm
gereci nasıl bulursa, kurulmuş bulunan toplum da, kendi sürekli gerçekliği
olarak, varlığının bütün bu zenginliği ile birlikte insanı, zengin
insanı, evrensel ve derinden derine gelişmiş duyularla bezenmiş
insanı öyle üretir.}
Öznelcilik ile nesnelciliğin,
tinselcilik ile maddeciliğin, etkinlik ile etkinsizliğin kendi karşı-olumlarını,
ve dolayısıyla bu türden karşıtlar olarak varoluşlarını, nasıl ancak toplum
durumu içinde yitirdikleri görülüyor; {kuramsal karşı-olumların
kendilerinin çözümünün, nasıl ancak pratik bir biçimde, insanların
pratik enerjisi ile olanaklı olduğu, öyleyse çözümlerinin hiç bir zaman
sadece bilinç işi değil, ama felsefenin onu sadece kuramsal
bir iş olarak kavramış bulunduğu için çözemediği gerçek bir dirimsel
iş olduğu da görülüyor ... }
{Sanayi tarihi ve
sanayiin yapılaşmış nesnel varoluşunun, nasıl özsel insanal güçlerin,
nasıl somut olarak varolan insan, şimdiye kadar, —yabancılaşma içinde hareket
edildiğinden— özsel güçlerinin gerçekliği ve türsel insan etkinliği
olarak, ancak insanın evrensel varlığı, din, ya da evrensel soyut özü içindeki
tarih (siyaset, sanat, edebiyat, vb.) tasarlanabildiği için, insanın özü
ile bağlantısı içinde değil, ama her zaman salt dışsal bir yararlılık bağlantısı
bakımından tasarlanmış, somut olarak varolan insan ruhbiliminin açık
kitabı oldukları görülür. [IX] Günlük maddi sanayi içinde (—şimdiye
kadar tüm irsanal etkinlik, emek, öyleyse sanayi, kendi kendine yabancılaşmış
bir etkinlik olmuş olduğuna göre, bu sanayi, sözkonusu genel hareketin
bir parçası (sayfa 199) olarak tasarlanabildiği kadar,
bu hareketin kendisi de becerinin tikel bir parçası olarak tasarlanabilir—),
karşımızda, somut, yabancı, yararlı nesneler biçimi altında, yabancılaşma
biçimi altında, nesnelleşmiş insanın özsel güçlerini görürüz.
Bu kitabın, yani tarihin en somut biçimde varolan, en anlaşılabilir parçasının
kendisi için kapalı kaldığı bir ruhbilim, gerçek bir bilim, içerik
bakımdan gerçekten zengin bir bilim durumuna gelemez.} Kısacası, yükseklerden
bakarak, insanal emeğin bu büyük parçasını bir yana bırakan, ve insanal
etkinliğin bütün bu açılmış zenginliği, ona belki tek sözcükle: "gereksinme",
"kaba gereksinme"den başka bir şey söylemedikçe, eksikliklerinin bilincinde
olmayan bir bilim üzerine ne düşünmeli?
Doğa bilimleri engin
bir etkinlik göstermiş, ve durmadan büyüyen bir gereci kendi gereçleri
yapmışlardır. Bununla birlikte, onlar felsefeye ne kadar yabancı kalmışlarsa,
felsefe de onlara o kadar yabancı kalmıştır. Bir anlık birlikleri >imgeleme
yetisinin bir yanılsamasından başka bir şey değildi.[15] İstek
vardı, ama yetenekler eksikti. Tarihçiler bile doğa bilimlerine, ancak
arada bir, ancak bazı büyük buluşların açıkladıkları bilgilerin, yararlılığın
bir gelişme uğrağı olarak iletmede bulunurlar. Ama sanayi yoluyla, doğa
bilimleri insanal yaşama pratik olarak bir o kadar karışmış ve onu
dönüştürmüş, ve doğrudan doğruya insandışılaştırmayı tamamlama durumunda
kalmalarına karşın, insanal kurtuluşu hazırlamışlardır. Sanayi,
doğanın, ve bunun sonucu doğa bilimlerinin, insan ile gerçek tarihsel
ilişkisidir; demek ki eğer insanın özsel güçlerinin dışrak (exotérique)
bir açınlanması olarak kavranırsa, doğanın insanal özü ve insanın
doğal özü de kavranır; sonuç olarak doğa bilimleri soyut olarak
maddi ya da daha doğrusu idealist yönelimlerini yitirecek ve insanal
bilimin temeli olacaklardır, daha (sayfa 200) şimdiden
—yabancılaşmış bir biçim altında da olsa— gerçekten insanal yaşamın temeli
durumuna gelmiş bulundukları gibi; yaşam için bir temel ve bilim
için bir başka temel vardır demek, daha ilk anda bir yalandır. {İnsanal
tarih içinde oluş durumundaki doğa —insanal toplumun doğuş belgesi— insanın
gerçek doğasıdır, öyleyse sanayiin oluşturduğu biçimdeki doğa, yabancılaşmış
bir biçim altında da olsa, insanbilimsel (anthropologique)
doğadır.} Duyulur dünya (bkz: Feuerbach) tüm bilimin temeli olmalıdır.[16] Bilim
ancak hem duyulur bilinç ve hem de somut gereksinme ikili biçimi altında
duyulur dünyadan yola çıktığı samandır ki —demek ki bilim eğer doğadan
yola çıkarsa— gerçek bilimdir. Tüm tarih, "insan"ın duyulur
bilinç nesnesi ve "insan olarak insan" gereksinmesini [somut doğal] gereksinme
durumuna dönüştürmeye (geliştirmeye)[17] yaramıştır.
Tarihin kendisi doğa tarihinin, doğanın insan durumuna dönüşmesinin
gerçek bir parçasıdır. Daha sonra, insan biliminin doğa bilimlerini
kapsayacağı gibi, doğa bilimleri de insan bilimini kapsayacaklardır: sadece
bir tek bilim olacaktır.
[X] İnsan, doğa bilimlerinin
dolayımsız nesnesidir;[18] çünkü
insan için dolayımsız duyulur doğa doğrudan doğruya (sayfa
201) insanal duyulur dünyadır (özdeş deyim); bu duyulur doğa, onun
için araçsız biçimde somut olarak varolan öteki insandır; çünkü
onun kendi öz duyulur dünyası, ancak öteki insan sayesinde onun
kendisi için insanal duyulur dünyadır. Ama doğa da insan biliminin
dolayımsız nesnesidir. İnsanın ilk nesnesi —insan— duyulur dünya olan doğadır,
ve insanın tikel ve somut özsel güçleri, kendi nesnel gerçekleşmelerini
ancak doğal nesnelerde bulduklarından, kendinin bilincine de ancak
genel olarak doğabiliminde varabilirler. Düşünce öğesinin ta kendisi, düşüncenin
dirimsel belirtisinin öğesi olan dil, somut niteliktedir. Doğanın
toplumsal gerçekliği ile insanal doğal bilimler ya da doğal insan
bilimleri özdeş deyimlerdir.
{Zengin insan ile
zengin insanal gereksinmenin, ekonomi politiğin zenginlik
ve yoksulluğunun yerini nasıl aldıkları görülüyor. Zengin
insan, aynı zamanda bir insanal dirimsel belirti bütünselliği gereksinmesi
bulunan insandır da. Kendi öz gerçekleşmesi, kendinde içsel zorunluluk
olarak, gereksinme olarak varolan insan. İnsanın sadece zenginliği değil,
ama yoksulluğu da —sosyalizmde— aynı derecede insanal ve bunun sonucu
toplumsal bir anlam kazanır. Yoksulluk insanlara en büyük zenginliği, [yani-ç.]
öteki insanı, bir gereksinme olarak duyuran edilgin bağdır. Nesnel
özün bendeki adlandırması, benim özsel etkinliğimin duyulur patlak verişi,
böylece benim varlığımın etkinliği durumuna gelen tutkudur.[19] }
(sayfa 202)
5° Bir varlık, ancak
kendi kendisinin efendisi olduğu andan sonradır ki, kendini bağımsız olarak
görmeye başlar, ve o, ancak varoluşunu kendi kendine borçlu olduğu
zamandır ki, kendi kendisinin efendisidir. Bir başkasının kayrası ile yaşayan
bir insan, kendini bağımlı bir varlık olarak görür. Ama ben, sadece yaşamımın
bakımını bir başkasına borçlu bulunmakla kalmayıp, ayrıca eğer yaşamımı
da o yaratmış, yaşamımın kaynağı da o olmuş bulunuyorsa, tamamen
bir başkasının kayrası ile yaşıyorum, ve yaşamım, eğer benim kendi öz yapıtım
değilse, zorunlu olarak kendi dışında sözde bir temele sahip demektir.
Bu nedenle, yaratma, halk bilincinden kovulması çok güç bir fikirdir.
Doğa ile insanın kendi başlarına varoldukları olgusu, onun için kavranılmaz
bir şeydir; çünkü bu olgu pratik yaşamın tüm apaçıklıklarına ters
düşer.
Dünyanın yaradılışı
[inancı -ç], géognoise ile, yani kürenin oluşmasını, dünyanın oluşunu
bir süreç, bir kendi-kendini-oluşturma süreci olarak tasarlayan bilim tarafından
iyiden iyiye sarsılmıştır. Kendiliğinden üretme, yaratma kuramının tek
pratik çürütülmesidir.
Oysa, yalıtık bireye, Aristo'nun
söylemiş bulunduğu şeyi söylemek gerçi kolaydır: "Sen baban ile annen tarafından
dünyaya getirildin, sende insanı üretmiş bulunan şey, demek ki iki insanın
çiftleşmesi, demek ki insanların cinsel bir eylemidir." Öyleyse insanın
yaşamını, fizik bakımdan bile insana borçlu bulunduğunu görüyorsun. Oyleyse
gözünü sadece bir yön üzerine, babamı dünyaya kim getirdi, onun büyük babasını
dünyaya kim getirdi? ... vb. diye kendine sorular sormakta devam ettiğin
sonsuz dizi üzerine dikmemelisin. Bu dizide somut olarak gözle görülür
olan ve çoğalmada insanın kendi kendini yinelemesi, öyleyse insanın
hep özne kalması sonucunu veren çevrimsel hareketi de görmelisin.
Ama sen şu yanıtı vereceksin: Eğer ben seninle bu çevrimsel hareket üzerinde
uzlaşırsam, sen de benimle, (sayfa 203) bana: ilk
insanı ve genel olarak doğayı kim yarattı? sorusunu sordurmaya kadar götüren
dizi üzerinde uzlaş. Sana ancak şu yanıtı verebilirim: Senin sorun, bir
soyutlama ürününün ta kendisi. Kendine bu soruya nasıl vardığını sor; kendine
senin sorunun, saçma olduğu için yanıtlayamadığım bir görüş noktasından
yola çıkarak sorulup sorulmadığını sor. Kendine bu dizinin usa-uygun bir
düşünce için böylece varolup olmadığıni sor. Sen doğa ile insanın yaradılışı
sorusunu sorduğuna göre, insanı ve doğayı soyutluyorsun demektir. Onları
varolmayan şeyler olarak koyuyor, ama gene de sana varolduklarını
tanıtlamamı istiyorsun. O zaman sana şöyle derim: Soyutlamanı bir yana
bırak, sorduğun soruyu da bir yana bırakacaksın, yok eğer soyutlamanda
direnmek istiyorsan, tutarlı ol, ve insan ile doğayı varolmayan
şeyler olarak düşünmene karşın [XI], gene de düşündüğüne, kendin de doğa
ve insan olduğuna göre, o zaman kendi kendini varolmayan şey olarak düşün.
Düşünme, bana soru sorma; çünkü düşündüğün ve bana soru sorduğun anda,
doğanın ve insanın varlığını soyutlama biçiminin hiç bir anlamı
kalmıyor. Yoksa her şeyi hiçlik olarak koyacak, ve sen kendin olmak isteyecek
kadar bencil misin?
Bana şöyle yanıt verebilirsin:
Ben, doğanın vb. hiçliğini koymak istemiyorum; ben, sana,. onun doğuş
belgesi sorusunu soruyorum, anatomiciyi kemikli yapılışlar vb. üzerinde
sorguya çektiğim gibi.
Ama, sosyalist insan için,
evrensel tarih adı verilen şeyin tümü, insanın insanal emek tarafından
oluşturulmasından, doğanın insan için oluşundan başka bir şey değildir;
öyleyse o, kendisinin kendisi tarafından oluşturulmasının, kendi doğum
sürecinin açık ve çürütülmez kanıtına sahiptir. Eğer insan ve doğanın
özsel gerçekliği, eğer insan için doğanın varoluşu olan insan ve
insan için insanın varoluşu olan doğa bir olgu, somut, apaçık bir şey durumuna
gelmişlerse, yabancı bir varlık, doğanın ve insanın üstüne konmuş
(sayfa 204) bir varlık sorunu —bu sorun, doğa ile
insanın özselsizliğinin (inessentialité) itirafını içerdiğinden—
pratik bakımdan olanaksız bir duruma gelmiştir. Tanrıtanımazlık, bu ikincil
şeyi yadsıdığı ölçüde, artık anlamsızdır; çünkü tanrıtanımazlık Tanrının
yadsınmasıdır ve bu yadsıma ile o insanın varoluşunu koyar, ama sosyalizm
olarak sosyalizmin artık bu orta terime gereksinmesi yoktur. O, öz olarak
insanın ve doğanın kuramsal ve pratik bakımdan duyulur bilincinden
yola çıkar. O insanın artık orta terim aracıyla dinin kaldırılması olmayan
olumlu kendinin bilincidir, tıpkı gerçek yaşamın, insanın, artık orta terim
aracıyla özel mülkiyetin kaldırılması olmayan olumlu gerçekliği, [yani
-ç.] komünizm olması gibi. Komünizm, olumluyu, yadsımanın yadsınması olarak
koyar, öyleyse o insanın kurtuluş ve kendini onarımının gerçek uğrağı,
tarihin gelecekteki gelişmesi için zorunlu uğraktır. Komünizm, yakın
geleceğin zorunlu biçimi ve enerjetik ilkesidir, ama komünizm olarak komünizm,
insanal gelişmenin ereği, — insanal toplumun biçimi değildir. (sayfa
205)
[XLI] Eğer insanın duyumları,
tutkuları vb. sadece [dar][46] anlamda
insanbilimsel belirlenimler değil, ama gerçekten özsel (doğal) varlıkbilimsel
olurlamalar (afirmations) iseler — ve eğer ancak kendi nesnelerinin
onlar için duyulur olması olgusu ile kendilerini gerçekten olurluyorlarsa,
açıktır ki l° olurlamalarının biçimi kesenkes bir tek ve aynı biçim değildir,
ama tersine, kendilerini olurladıkları ayrı biçim, varlıklarının, yaşamlarının
özlüğünü oluşturur; nesnenin onlar için varolduğu biçim, her özgül zevkin
kendine özgü özlüğünü oluşturur; 2° duyulur olurlamanın, nesnenin kendi
bağımsız biçimi altında dolaysız kaldırılması olduğu yer (sayfa
229) (yeme, içme, nesnenin biçimlendirilmesi vb.) nesnenin olurlanmasıdır;
3° insanın insanal olduğu, öyleyse duyumunun da vb. insanal
olduğu ölçüde, nesnenin bir başkası tarafından olurlanması da onun kendine
özgü zevkidir; 4° insanal tutkunun varlıkbilimsel özü, kendi bütünsellik
ve insanlığına, ancak gelişmiş sanayi aracıyla, yani özel mülkiyetin orta
terimi aracıyla erişir; insan bilimi, demek ki insan tarafından kendini
pratik olarak göstermenin bir ürününden başka bir şey değildir; 5° —kendi
yabancılaşmasından kopmuş— özel mülkiyetin anlamı, zevk nesneleri olduğu
kadar etkinlik nesneleri olarak da, insan için özsel nesnelerin varoluşudur.
Demek ki para, her
şeyi satın alma niteliğine sahip olarak, tüm nesneleri temellük
etme niteliğine sahip olarak, üstün eldecilik (possession, tasarruf)
olarak nesnedir. Niteliğinin evrenselliği, özünün sonsuz erkidir.
Öyleyse sonsuz erk olarak görünür... Para, gereksinme ile nesne arasında,
insanın yaşam ile geçim aracı arasında aracıdır. Ama benim
yaşamıma orta terim işini gören şey, benim için öteki insanların varlığına
da orta terim işini görür. O, benim için öteki insandır.—
"Hay kör şeytan! Ellerinin
de ayaklarının da
Kafanın da kıçının da senin
oldukları açık;
Ama sevine sevine zevkine
vardığın tüm bu şeyler
Bu yüzden daha mı az benim?
Eğer altı damızlık atın
parasını verirsem,
Onların güçleri benim güçlerim
olmaz mı?
Hızla gidenim ve zengin
bir beyim ben,
Sanki yirmidört ayağım,
varmış gibi."
Gœthe, Faust (Méhistophélés)[47]
Atinalı Timon'da
Shakespeare:[48]
Altın! Sarı, pırıl pırıl,
değerli altın! Hayır, gök tanrıları, ben hafifmeşrep aşık değilim... (sayfa
230) Şu azıcık altın, akı kara, güzeli çirkin, haklıyı haksız, soyluyu
soysuz, genci yaşlı, yiğidi alçak kılmaya yeter... Bu altın sizin rahip
ve hizmetkarlarınızı mihraplarınızdan uzaklaştıracak, cançekişenlerin başı
altından başyastığını çekip alacak; bu sarı köle antları tutturup bozduracak,
kargışlıları kutsayacak, cüzamlıya taptıracak, hırsızlara senatörler sırası
üzerinde yer, şan, saygı ve övgü kazandıracaktır; iki gözü iki çeşme dulu
yeniden evlenmeye götüren de odur. Bir iğrenç, yaralar hastanesinde memelerini
kestirecek kadını, altın güzel kokular sürer, mis gibi yapar, yeni baştan
bir nisan gününe çevirir onu. Hadi, kargışlı maden, tüm insanlığın orta
malı orospu, sen ki uluslar arasına anlaşmazlık sokarsın..."[Eriş
Yayınlarının Notu]
Ve daha ilerde:[49]
"Ey sen, tatlı kral katili,
baba ve oğul arasında sevgili ayırma görevlisi, Hymen'in tertemiz yatağının
parlak kirleticisi, her zaman genç, taze, ince, sevimli, baştancıkarıcı,
yiğit Mars, gözkamaştırıcı parlaklığı Diana'nın kucağını kaplayan kutsal
karı eriten sen, uyuşmazlar[50] topluluğunu
kaynaştırıp onları birbiriyle öpüştüren görünür tanrı[50]
sen, bütün ağızlarda [XLII] ve bütün anlamlarda konuşan sen,
yüreklerin denek taşı, insanlığa, kölene, başkaldırmış gibi davran, ve,
hayvanların dünya egemenliğini ellerine geçirmeleri için, kendi etkililiğin
ile onları kendilerini yokedecek[50]
kavgalar içine at."[Eriş
Yayınlarının Notu]
Shakespeare paranın
özünü yetkin bir biçimde betimler. Bunu anlamak için, önce Gœthe'nin parcasını
açıklamakla başlayalım.
Para sayesinde benim için
olan şey, ödeyebildiğim, yani paranın satın alabildiği şey, ben
kendimin, para sahibi olan ben. Paranın gücü ne kadar büyükse, benim
gücüm de o kadar büyüktür. Paranın nitelikleri, benim niteliklerim ve özsel
güçlerimdirler — onun sahibi olan benim. Ne olduğum ve ne olabileceğim
demek ki hiç de benim bireyselliğim tarafından belirlenmemiştir. Ben çirkinim,
ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki ben çirkin
değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, itici gücü, para tarafından yokedilmiştir.
Bireyselliğim (sayfa 231) bakımından, ben kötürümüm,
ama para bana yirmidört ayak sağlar; öyleyse kötürüm değilim; ben kötü,
namussuz, vicdansız, kafasız bir insanım, ama para saygındır, öyleyse sahibi
de; para en yüksek iyiliktir, öyleyse sahibi de iyidir, para beni ayrıca
namussuz olma güçlüğünden de kurtarır; bunun sonucu beni dürüst sayarlar;
ben kafasızım ama para her şeyin gerçek tinidir, nasıl olur
da sahibi kafasız olabilir? Üstelik, para tinsel erk sahibi insanları satın
alabilir ve kafa adamları üzerinde erklik sahibi olan kişi, kafa adamından
daha tinsel erk sahibi değil midir? Para aracıyla bir insan yüreğinin özlediği
her şeyi yapabilen ben, tüm insanal erkliklere sahip değil miyim?
Öyleyse benim param benim tüm yeteneksizliklerimi kendi karşıtlarına dönüştürmüyor
mu?
Eğer para beni insanal
yaşama, toplumu bana ve beni doğa ve insana bağlıyorsa, o bütün bağların
bağı değil midir? Bütün bağları çözüp bağlayamaz mı o? Bunun sonucu evrensel
ayırma aracı da değil mi? O, gerçek birlik aracı, toplumun evrensel[51] kimyasal
gücü olduğu gibi, gerçek bozuk paradır da.[52]
Shakespeare özellikle paranın
iki özgülüğünü vurgular: l° Görünür tanrısallık, tüm insanal ve doğal niteliklerin
kendi karşıtlarına dönüşümü, şeylerin karışıklık ve evrensel bozulmasıdır
o; olanaksızlıkları bağdaştırır.
2° Evrensel kibar orospu,
insanların ve halkların pezevengidir.
Paranın tüm insanal ve doğal
nitelikleri bozup karıştırması, olanaksızlıkları bağdaştırması —tanrısal
güç— onun, insanların yabancılaşmış, yabancılaştıran ve yabancılaşan
türsel özü olarak özünde içerilmişlerdir. İnsanlığın
yabancılaşmış erkliğidir o. (sayfa 232)
İnsan olarak yapamadığım
şeyi, demek ki benim tüm özsel, birey yeteneklerimin yapamadıkları şeyi,
para aracıyla yapabilirim. Demek ki para bu özsel güçlerden herbirini,
aslında olmadığı bir şey durumuna getirir: yani onu kendi karşıtı
yapar.
Eğer canım bir şeyi yemek
istiyor ya da yaya yürümek için yeterince güçlü olmadığımdan posta arabasına
binmek istiyorsam, para bana yiyeceği de posta arabasını da sağlar, yani
benim isteklerimi tasarımlar olmaktan çıkarır, onları düşünülmüş, betimlenmiş,
istenmiş varoluşlarından, duyulur, gerçek varoluşlarına aktarır;
onları tasarımdan yaşama, betimlenmiş varlıktan gerçek varlığa çevirir.
Bu orta terim rolünü oynayan o [para], gerçekten yaratıcı güçtür.
Talep, parası olmayan
kişi için de vardır, ama onun talebi, benim üzerimde, bir üçüncü kişi
üzerinde, öbürleri üzerinde [XLIII] etkisi, varoluşu olmayan, öyleyse benim
için gerçek dışı nesnesiz kalan arı bir tasarım varlığıdır. Paraya
dayanan, gerçek talep ile, gereksinmeme, tutkuma, isteğime vb. dayanan
talep arasındaki ayrım, Varlık ile Düşünce, bende varolan
yalın tasarım ile, benim dışımda, benim için olduğu biçimiyle, gerçekten
nesne olarak tasarım arasındaki ayrımdır.
Eğer yolculuk için param
yoksa, gereksinmem de, yani gerçek ve yolculuğu gerçekleştiren gereksinmem
de yoktur. Eğer bilimsel çalışma eğilimim var, ama bu işi yapmak
için param yoksa, bilimsel çalışma eğilimim de, yani etkin, gerçek
eğilimim de yoktur. Buna karşılık, bilimsel çalışma eğilimim gerçekten
yoksa, ama bu iş için iradem ve param varsa, üstelik gerçek
bir eğilimim de vardır. Para, —insan olarak insandan ve toplum olarak
insanal toplumdan gelmeyen evrensel, dışsal araç ve erklik—,
tasarımı gerçekliğe ve gerçekliği yalın tasarıma dönüştürme
araç ve erkliği, insanın gerçek ve doğal özsel güçlerini, salt soyut
tasarım ve bunun sonucu yeteneksizlikler durumuna, acı veren kuruntular
(sayfa 233) durumuna dönüştürdüğü kadar, öte yandan
gerçek yeteneksizlikler ve kuruntuları, bireyin sadece imgeleminde
varolan gerçekten erksiz özsel güçleri de, gerçek özsel güçler ve
erklik durumuna dönüştürür. Daha şimdiden bu tanıma göre, bireysellikleri
kendi karşıtı durumuna getiren ve onlara kendi öz nitelikleri ile çelişen
nitelikler veren şey, demek ki bireyselliklerin genel bozulmasıdır para.
O zaman para, kendisi için
özler (e s s e n c e s pour soi) olduklarını ileri süren bireye
ve toplumsal bağlara vb. karşı, o bozulma erkliği olarak da görünür.
Sadakati sadakatsizlik, sevgiyi nefret, nefreti sevgi, erdemi kusur, kusuru
erdem, uşağı eflendi, efendiyi uşak, aptallığı zeyreklik, zeyrekliği aptallık
durumuna dönüştürür.
Varolan ve görünen değer
kavramı olan para, her şeyi karıştırıp değişime soktuğuna göre, her şeyin
evrensel karışıklık ve yer ve görev değişimi, öyleyse tersine çevrilmış
dünya, tüm doğal ve insanal niteliklerin karışıklık ve yer ve görev değiştirmesidir.
Yiğitliği satın alabilen
kişi, korkak da olsa, yiğittir. Para, belirli bir nitelik, belirli bir,
şey, insanın özsel güçleri ile değil; ama insan ve doğanın tüm nesnel dünyası
ile değişildiğine göre, demek ki —sahibi bakımından— her niteliği her öbür
nitelik ile değiştirir — ve kendi karşıt nitelik ve karşıt nesnesini de;
o, olanaksızlıkların bağdaşmasıdır. Çelişen şeyi kucaklamaya zorlar.
Eğer sen insanı insan
olarak ve onun dünya ile ilişkisini de insanal bir ilişki olarak görürsen,
sevgiyi ancak sevgi ile, güveni ancak güven ile vb. değiştirebilirsin.
Eğer sanattan zevk almak istersen, sanat kültürüne sahip bir insan olman
gerekir; eğer öbür insanlar üzerinde etkili olmak istersen, öbür insanlar
üzerinde gerçekten canlandırıcı ve uyarıcı bir etkisi bulunan bir insan
olman gerekir. İnsan ile —ve doğa ile— ilişkilerinin herbiri, senin gerçek
bireysel yaşamının, iradenin nesnesine uygun düşen belirli bir belirtisi
(sayfa 234) olmalıdır. Eğer sen karşılıklı sevgi uyandırmadan
seversen, yani seven insan olarak senin dirimsel belirtin ile sen
kendini sevilen insan durumuna dönüştürmüyorsan, senin aşkın da
bir mutsuzluktur. (sayfa 235)
[1] Marx burada, Fransız-Alman
Yıllıkları'nda yayınlanmış bulunan: "Hegel'in Hukuk Felsefesinin
Eleştirisine Katkı. Giriş" (bkz: K. Marx, F. Engels, Din Üzerine
Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 37-55) başlıklı makalesine anıştırmada bulunuyor.
[2] Marx'ın burada
1843 yazı içinde yazdığı, ama ancak 1927'de yayınlanmış bulunan Hegel'in
Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı'yı düşünmesi olasıdır.
[3] Marx, kurgusal
felsefeden ("kurgu" terimini de aynı anlamda kullanır), Hegel felsefesini
anlar.
[4] Bu plan hiç bir
zaman gerçekleşmedi, ama Kutsal Aile ile Alman İdeolojisi, Hegel
felsefesinin eleştirisine birer katkı da sayılabilirler.
[5] Marx, Paris'te,
birçok iktisadi yapıt inceledi. Not ve özetleri, MEGA I, c. 3, s. 437-583
içinde yayımlandı.
[6] Elyazmasında Marx
tarafından dikey bir çizgi ile çizilmiş parçalar, burada {}arasındadır.
[1*] Özellikle
-ç.
[7] Marx burada Allgemeine
Literatur-Zeitung'u (Charlottenburg 1844) yayımlayan Bruno Bauer'den
sözediyor. Tırnak içindeki formüller, Bauer'in 1. ve 8. sayılardaki makalelerinden
alınmıştır. Bu gazete ile eleştirel Eleştiri topluluğu, 'Kutsal Aile'de
daha derinleştirilmış bir polemiğin konusu olacaklardır.
[8] Terzi Wilhelm Weitling,
proletaryanın kurtuluşunu haber veren ilk Almanlardan biri oldu. Weitling,
1838'de Olduğu ve Olması Gerektiği Gibi İnsanlık, 1842'de Uyum
ve Özgürlüğün Güvenceleri ve 1843'te de Yoksul Bir Günahkarın İncili
adlı yapıtlarını yayımladı.
[9] Zürich'te, 1843
yılında Georg Herwegh tarafından yayımlanan Einundzwanzig Bogen aus
der Schweiz, M. Hess'den üç makale içeriyordu: "Sosyalizm ve Komünizm",
"Bir ve Bütün Bir Özgürlük", "Eylem Felsefesi".
[10] Engels'in, Marx'ta
ekonomi politiğe karşı bir ilgi uyandırdığı söylenen ünlü makalesi. (Adı
geçen makalenin çevirisi bu yapıtın "Ekler" bölümünde sunulmaktadır.)
[11] Ludwig Feuerbach,
Grundsätze der Philosophie der Zukunft, Zürich und Winterthur 1843.
[12] Anekdota zur
neuesten deutschen Philosophie und Publizistik, Zürich-Winterthur 1843.
Ruge tarafından yayımlanan bu dergi, Alman Yıllıkları yazıkurulu
sansürü tarafından geri çevrilen tüm makalelere, sayfalarında yer veriyordu.
Bu makaleler arasında, Feuerbach'ın, özsözler biçimi altında, sonradan
Geleceğin Felsefesi'nde geliştirilmiş bulunan başlıca fikirlerini
sunan "Vorläufige Thesen zur Reform der Philosophie"leri de yer alıyordu.
[13] Tinin Görüngübilimi,
1807'de; Mantık Bilimi, 1812'de yayımlandı.
[14] Marx, burada,
Bruno Bauer'in, sol-hegelciliğin idealist öğelerini biraraya getiren Allgemeine
Literatur Zeitung'daki arkadaşlarına anıştırmada bulunur.
[2*] Öç tanrıçası.
-ç.![]()
[1] (Yalın insanlık.
-ç.) A. Smith, Recherches sur la nature et les causes de la richesse
des nations ("Ulusların Zenginliğinin Doğa ve Nedenleri Üzerine Araştırmalar"),
Germain Garnier çevirisi, Paris 1802, c. I, s. 138'den.
[2] Loc. cit.,
c. I s. 162.
[3] Anlama göre yerine
konmuş sözcükler. Elyazması burada mürekkeple lekelenmiş.
[4] Burada Marx'ın,
sonradan da olduğu gibi, bu ilk bölümlerde düşüncelerini özetleyip yorumlamaktan
başka bir şey yapmadığı iktisatçıların terminoloji ve tanımlarını benimsediğini
belirtmek gerek.
[5] A. Smith, Loc.
Cit., c. II, s. 162.
[6] A. Smith, loc.
cit., c. I, s. 193. Marx burada Adam Smith'i özetliyor. Tam metin şöyle:
"Zenginliğinin, toprak ve ikliminin niteliğinin ve öbür ülkeler karşısındaki
durumunun varmasına izin verdiği, öyleyse ötesine geçemeyeceği, ve elindekini
de yitirmeyeceği son derecesine varmış bulunan bir ülkede, emek ücretleri
ile sermayeler faizlerinin her ikisi de, büyük bir olasılıkla çok düşük
olacaklardır. Toprağının doyurabileceği ya da sermayesini kullanabilecek
kimseler ölçüsünde nüfusa sahip bir ülkede, işçiler arasındaki iş bulma
rekabeti zorunlu olarak öyle büyük olacaktır ki, ücretler ancak aynı sayıda
işçiyi yaşatabilecek bir düzeye düşeceklerdir ve ülke zaten tıkabasa dolu
olduğundan, bu sayı hiç bir zaman artırılamayacaktır."
[7] Ibid.,
c. I, s. 160.
[8] Ibid.,
c. I, s. 201.
[9] <> Ibid.,
c. 1, s. 129.
[10] Gerçekten, bundan önceki açındırmaların
çoğu, Adam Smith tarafından dile getirilmiş fikirleri sözcüğü sözcüğüne
almadıkları zaman, gene bu fikirlerin özetidir.
[11] Proudhon, ilk yapıtı olan
Mülkiyet Nedir? (Paris 1840) adlı kitabında şöyle der: "Topluluk
üyesi olarak emekçiler birbirlerine eşittirler, ve birinin ö nden çok ücret
alması çelişki içerir." (s. 99.)
[12] Schulz'da: emek geliri.
[13] Die Bewegung der Produktion,
Eine geschichtlich-statistische Abhandlung von Wilhelm Schulz, Zurich und
Winterthur 1843.
[14] Schulz'da: nüfusa oranla.
[15] Marx burada Schulz'un şu tümcesini
özetler: "Tüm üretim kollarında, hatta aynı genişlikte olmasalar bile,
benzer sonuçlar görülebilir; dış doğa güçlerinin insanal çalışmaya gitgide
daha çok katılma zorunda olmaları olgusunun zorunlu sonuçları gibi."
[16] Schulz'da. Marx'ın almadığı
şu tümce var: "Ve böylece, maddi üretimdeki ilerlemelerle birlikte, ulusların
aynı zamanda yeni bir tinsel dünyayı kazandıklarını da kabul etmemiz gerek."
[17] Schulz'da: "Ama bu hareket
ne olursa olsun, şurası kesindir ki, makinelerin ..."
[18] Bu tümce gerçeklikte, Schulz'da
bir dipnotun başlangıcıdır. Sonraki tümce, metnin devamıdır.
[19] Schulz'da: "her zaman gözönünde
tutulmamıştır.".
[20] Schulz'da: "İngiliz ipek fabrikalarında
da daha çok kadın işçi bulnur; oysa daha büyük bir fizik güç isteyen yün
fabrikalarında, daha çok erkek işçi çalıştırılır."
[21] Schulz'da: "Ama eğer, bundan
ötürü, kadınlar sanayiin ilerleyen gelişmesi sonucu her ne kadar daha bağımsız
bir iktisadi konum kazanıyorlarsa da, sonuçta toplumsal ilişkileri içinde
iki cinsin birbirlerine nasıl yaklaştıklarını da görüyoruz."
[22] Schulz'da: "Ama güncel koşullar
içinde, Lord Brougham'ın işçilere yaptığı: "Kapitalist olun" çağrısı,
ister istemez acı bir alay olarak görünüyor.
[23] C. Pecqueur Théorie nouvelle
d'économie sociale et politique ou étude sur l'organisation des sociétés,
Paris 1842. Pecqueur'dan alıntılar, Marx metninde Fransızcadır.
[24] Pecqueur'de: ücret.
[25] Pocqueur'de: faize.
[26] Charles Loudon, Solution
du problème de la population et de la subsistance, soumise à un médecin
dans une série de lettres, Paris 1842.
[27] Elyazmasında, Marx yanlışlıkla
80 olarak yazar. Tüm alıntı Fransızca olarak yazılmıştır.
[28] Buradan sonra alınmış bulunan
tüm parça, Buret'de not biçiminde bulunur.
[29] Eugène Buret, De la misère
des classes laborieuses en Angleterre et en France, 2 cilt, Paris 1840.
[30] Ibid., s. 42-43. İtalik
tümceler, Marx tarafından Fransızca yazılmış. Son tümce, Buret'nin kanıtlamasını
özetler.
[31] Bu alıntı elyazmasında Fransızcadır.
[32] Tümce Marx'ta Fransızcadır.
Buret'de: özgür bir alışverişin sonucu.
[33] Ibid., s. 193, not.
Alıntının başlangıcı, Marx'ta Fransızcadır.
[34] Buret, olanaklı olan en çoğu
değil, sadece en çoğu der.
[35] Burası Buret'de: "reformdan
geçirilmiş işçiler"
[1*] Bu birinci elyazması, Marx
tarafından defter biçiminde biraraya getirilmiş ve romen rakamları ile
sayfa numaları verilmiş dörder yapraklık 9 formadan (yani 36 sayfadan)
oluşur. Her sayfa, iki dikey çizgi ile, herbiri: Ücret, Sermaye Kârı, Toprak
Rantı başlığını taşıyan üç sütuna bölünmüştür. Her sayfada bulunan bu başlıklar,
Marx'ın elyazmasını aşağı yukarı eşit üç bölüme ayırmayı tasarladığını,
ve her sayfaya, metni kaleme almadan önce sütun başlıkları yazdığını düşündürür.
Ama XXII. sayfadan sonra, başlıklar ve sütunlar biçimindeki bölünme tüm
anlamını yitirir. Bu sayfadan sonra metin tam sayfa üzerine yazılmış ve
içeriğine göre başlıklandırılmıştır: Yabancılaşmiş emek. Birinei elyazması,
XXVII. sayfada biter.
[2*] İşçi.-ç
[3*] Perakende. -ç.
[4*] Kronos, Yunan Mitolojisinin
Zaman Tanrısı.
[5*] İffeti kuşkulu kadınlar.
-ç.![]()
[1] Üçüncü elyazması, Marx'ın kendi
eliyle sayfa numarası verdiği ikiye katlanmış dört yapraklık 17 formadan
oluşan, 68 sayfalık bir defterdir. Bununla birlikte, XXI. sayfadan sonra,
Marx XXIII yazar, ve XXIV. sayfadan sonra da, XXVI numarasını verir. Son
23 sayfa boştur.
Elyazması, yitik bir metne, ilk iki bölümü oluşturan
iki ek ile başlar. XI. sayfa içinde, iktisadi açındırmaların hemen arkasından,
Hegel felsefesinin yeni iktisadi düşüncelerle yer yer kesilen eleştirisi
başlar. Hegel felsefesine ilişkin ne varsa bir bölüm içinde toplanmış,
oysa iktisadi parçalar ilkin ayrı ayrı bölümler biçiminde verilmişlerdi.
Son olarak, XXXIX. sayfada, şimdi kitabın başında yer alan önsöz başlar.
[2] Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri
Denemesi. Bu yapıtın "Ekler" bölümüne bakınız.
[1*] O, bilinçte kendisi için durumuna
gelmiş özel mülkiyetin bağımsız hareketi, özerk özne olarak modern sanayidir.
(Marx'ın notu.)
[3] Marx, burada, Unwesen
deyimini kullanır. Terim, aynı zamanda hem öz hem de varlık anlamına gelen
Wesen'in olumsuzlanmasıdır. Bunu hayalet (monstre) ile çeviriyoruz;
bu, Marx'ın düşüncesini içeriyor, ama bizi onun üslubuna öylesine özgü
ve zorlu Wesen-Unwesen karşıtlığından da vazgeçme zorunda bırakıyor.
İngilizce çeviri tarafından benimsenen "özsel olmayan bir şey" biçimindeki
çeviriye bağlı kalma gerektiğini sanmıyoruz.
[4] Büyük bir olasılıkla, Marx burada,
bize sadece son dört sayfası (XL'tan XLIII'e) erişmiş bulunan ikinci elyazmasının
XXXIX. sayfasına iletmede bulunuyor.
[5] "Tüm birikmiş sermaye toplumsal
bir mülkiyet olduğundan, kimse onun salt (exclusive) mülkiyetine
sahip olamaz." (Proudhon, l.c., s. 96.)
[2*] Fuhuş, işçinin genel fuhşunun
tikel bir dışavurumundan başka bir şey değildir ve fuhuş içine sadece fuhuş
yapanın değil, ama onu o duruma düşürenin de —bu ikincinin alçaklığı daha
da büyüktür— girdiği bir ilişki olduğuna göre, kapitalist vb. bu kategoriye
girer. (Marx'ın notu.)
[6] Bkz: Birinci Elyazması, 102.
not, 158-159 sayfalar.
[7] Burada ne sözcük anlamında doğalcılık
sözkonusudur, ne de doğaya dönüş. Marx, insanın kendi öz doğasını yeniden
bulmuş olduğunu, yabancılaşma bu kendinin belirmesi sonuçlarını bozup,
nesneler dünyasını, insanın varlığının uzantısı yerine, düşman bir dünya
durumuna getirmeden ve sonunda kendi insan doğasının yadsınmasına yolaçmadan,
kendi özsel güçlerini özgürce geliştirebileceğini söylemek ister.
[8] Marx, burada, kuşkusuz yitik
elyazmasında bulunan bir açındırmaya iletmede bulunur.
[9] Marx burada toplumdan gerçek
toplumu, insanların artık birbirleri ile çatışmayacakları ve özel mülkiyetin
olumlu kaldırılmasından doğacak olan toplumu anlar.
[10] { } içindeki parçalar, Marx
tarafından renklı bir kalemle dikine çizilmişlerdir.
[3*] Demek ki insanal gerçeklik,
insanın özsel belirlenimleri ve etkinlikleri kadar çeşitlidir. (Marx'ın
notu.)
[4*] Ancak nesne insan ile insanal
olarak ilişikli ise, ben nesneye insanal olarak ilişikli olabilirim. (Marx'ın
notu.)
[11] Marx, burada, kuşkusuz Hess'in
21 Yaprak'taki "Eylem Felsefesi" başlıklı makalesinin
şu parçasına anıştırmada bulunur:
"Maddi mülkiyet, tinin saplantı
durumuna gelmiş kendisi için varlığıdır. Tin, emeği, emek aracıyla kendinin
dışsal belirtisini kendi özgür eylemi, kendine özgü yaşamı olarak değil,
ama maddi bakımdan ayrı bir şey olarak kavradığından, kendini sonsuzluk
içinde yitirmemek, kendi kendisi için varlığına erişmek için, onu kendisi
için korumak zorundadır da. Ama eğer tinin kendisi için varlığı olarak
dört elle sarılıp tutulmuş bulunan şey, yaratma içindeki eylem değil de,
sonuç ise, yaratılmış bulunan şey ise, eğer tinin kavramı olarak kavranmış
bulunan şey onun gölgesi, tasarımı ise, kısacası onun kendisi için varlığı
olarak kavranmış bulunan şey onun öteki varlığı ise, mülkiyet, tin için
olması gereken şey, yani onun kendisi için varlığı olmaktan çıkar. Malik
olma susuzluğuna götüren şey, varolma susuzluğunun yani belirli bireysellik
olarak, sınırlı ben olarak, sonlu varlık olarak varlığını sürdürme susuzluğunun
ta kendisidir. Sıraları gelince varolma ve malik olmaya götürmüş bulunan
şeyler de, tüm belirlenimin yadsınması, soyut ben ve içi boş "kendinde-şey"in,
eleştiricilik ve devrimin, yerine getirilmemiş ödevin sonucu olan soyut
komünizmdir." (Moses Hess, Sozialistische Aufsätze, yayınlayan Zlocisti,
Berlin 1921, s. 58-59.)
[12] Feuerbach'ın Hıristiyanlığın
Özü'nün birinci bölümünde şunlar okunur: "Demek ki, insan, ancak
kendi nesnesi ile alışveriş iledir ki, kendi kendinin bilincine
varmış duruma gelir: nesnenin bilinci, insanın kendinin bilincidir.
Sen insanı nesne ile tanırsın; onun [insanın -ç.] özü onda [nesnede -ç.]
belirir: nesne onun açınlanmış özü, onun gerçek ve nesnel
benidir. Ve bu, sadece tinsel nesneler için değil, duyulur nesneler
için de doğrudur. Onun nesneleri oldukları için, ve taşıdıkları anlama
göre, insandan en uzak nesneler bile, insanal özün açınlamalarıdırlar."
(Loc. cit., s. 62).
[13] Feuerbach: "Eğer sende duygu
da, müzik duygusu da yoksa, müziklerin en güzelinde, kulağında ıslık çalan
rüzgârdan, ya da ayaklarının dibinde gürüldeyen selden daha çok bir şey
duymayacaksın." (Ibidem, s. 66.)
[14] Feuerbach: "Varlığın, gözünün
erebildiği yere, gözün, varlığının ulaşabildiği yere kadar uzanır." (Ibid..)
[15] Marx burada, Hegel'in, son
bölümde üzerine bir kez daha döneceği doğa felsefesini düşünür.
[16] Burada duyulur dünya
olarak çevirdiğimiz Sinnlichkeit terimi, Feuerbach'ta çeşitli anlamlarda
kullanılmıştır. Biz, gene de burada İngilzce çevirinin anladığı gibi duyarlığın
(duyu-algı) sözkonusu olduğunu sanmıyoruz. "Soyuttan somuta, düşünselden
(idéal) gerçeğe" giden ve hiç bir zaman "kendi öz soyutlamalarının
gerçekleşmesi"nden başka bir şeye erişmeyen kurgusal felsefeye karşı çıkan
Feuerbach, felsefenin çıkış noktası olarak gerçeği almasını ister. Felsefe
Reformu İçin Geçici Tezler'de (n° 65) şöyle yazar: "Tüm bilimler doğaya
dayanmalıdırlar. Kendi doğal temelini bulmadıkça, bir kuram, bir
varsayımdan başka bir şey değildir." (Loc. cit., s. 125.)
[17] Marx'ın elyazmasında, her
iki terim de (Vorbereitungs - Entwicklungs-) üstüste yazılmışlardır.
[18] Bütün bu açındırma, bir varlığın
özünü açınlayan şeyin, onun nesnesi olduğu fikrine dayanır. Geleceğin
Felsefesinin İlkeleri'nde, Feuerbach, şöyle yazar (n° 7): "Oysa, bir
varlığın doğası, onun nesnesinde tanınır; bir varlığın zorunlu
olarak ilişikli bulunduğu nesne, onun özünün açınlanmasından başka
bir şey değildir." (Loc. cit., s. 132-133.) Daha ilerde şöyle ekler: "Sadece
aynı sınıftaki varlıklar birbirleri için nesnedirler, ve kendilerinde
oldukları gibi öyledirler." (s. 134.)
[19] Bu parça, Feuerbach'ın şu
geçici tezi (n° 43) ile karşılaştırılabilir: "Özgürlük, zaman, acı olmadan,
ne nitelik, ne enerji, ne tin, ne sevgi ateşi, ne de sevgi vardır.
Gereksinmesiz bir varoluş, gereksiz bir varoluştur. Genel
olarak tüm gereksinmeden yoksun bulunan kişi, varolma gereksinmesini de
duymaz. Varolsun olmasın, bu onun için de, öteki için de birdir. Acısız
bir varlık temelsiz bir varlıktır. Ancak acı çekebilen kişi
varolmaya değimlidir. Ancak acı çeken varlık tanrısal bir varlıktır.
Sevgisiz bir varlık, varlıksız bir varlıktır. Sevgisiz bir varlık,
duyarlıksız, maddesiz bir varlıktan başka bir şey değildir." (loc.
cit., s. 115.)
Marx'ın düşüncesi ile Feuerbach'ın
düşüncesi arasındaki ayrılık daha iyi ölçüştürülebilecektir.
[46] Sözcük okunmuyor.
[47] Faust, 1. bölüm, Lichtenberger
çevirisi, Paris 1932, c. 1. s. 58.
[48] Shakespeare, Les Tragédies.
Pierre Messiaen çevirisi, Paris 1941. "La vie de Timon d'Athènes",
Perde IV, Sahne 3, s. 1035 vd..
[48*] Kenan Somer, Shakespeare'in
bu dizelerini hatalı çevirmiş görünüyor. Aynı kısmın bir başka çevirisi
şöyledir:
["Altın mı? Sapsarı, pırıl
pırıl, değerli altın! Hayır, tanrılar,
Açgözlü alığın biri değilim
ben. Kökler, ey duru gözyüzü!
Karayı ak; çirkini güzel;
haksızı haklı; alçağı soylu;
Yaşlıyı genç; korkağı yiğit
yapmaya yeter bunun bu kadarı.
Ah, tanrılar neden bu? Neden
bu, ey tanrılar!
Rahiplerinize, uşaklarınıza
yüz çevirtir bu sizden,
Başının altındaki yastığı
çeker dipdiri bir insanın;
Bu sarı köle
Dinler kurar, sonra yıkar;
ileçliyi kutsar;
Cüzzamlıyı taptırır; hırsızı
alıp
Üne, özgüye boğar, yanyana
oturtur senatörlerle;
Budur işte yeniden evlendiren
kırk yıllık dulu;
Kapanmaz yarasıyla en umutsuz
hastayı
Merhemler, kokularla bir
Nisan gününe çeviren de bu.
Git, körolası maden parçası,
insanlığın orta malı, sen,
Ulusları birbirine düşüren."
]
[49*] Aynı dizelerin diğer bir
çevirisi şöyledir:
["Sen ey sevimli kral katili
ve ayıran
Piçinden babayı! Sen kirlettin
parlaklığınla
Hymen'in tertemiz yatağını!
Sen cesur Mars!
Sen her dem taze, sevilen,
zarif zampara,
Yanağının pembeliğiyle eritirsin
sen
Diana'nın kucağındaki kutsal
karı!
İmkansızlıkları birbirine
yaklaştırıp,
Öpüştüren onları! Her dilde
konuşup,
Her anlamda laf eden, sen
göze görünür tanrı!
Sen, yürek yaralayan, düşün,
Kölen insan başkaldırıyor;
kullan gücünü,
Birbirine düşür onları,
öyle ki hayvanlar
Yeryüzünde imparatorluk
kursun!"]
[49] Ibid., s. 1046.
[50] Altları Marx tarafıindan çizilmiş.
[51] Sayfanın bir köşesi yırtılmıştır.
[52] Monnaie divisionnaire:
Aslında "bozuk para" anlamına gelen bu deyim, "bir bölüme ait para" anlamına
da gelir; Marx'ın bu deyimi burada daha çok paranın ayrılma aracı
niteliğini de belirtmek üzere, bu ikinci anlamda kullandığı açık. -ç.