DEVLET sorunu, günümüzde, teorik bakımdan olduğu kadar, pratik siyasa
bakımından da özel bir önem kazanıyor. Emperyalist savaş, tekelci kapitalizmin
tekelci devlet kapitalizmi haline dönüşmesi sürecini bü· yük ölçüde hızlandırıp
yoğunlaştırdı. Kudretli kapitalist grupmanlarla durmadan daha sıkı bir
biçimde kaynaşan devletin çalışan ytğınlar üzerindeki korkunç baskısı,
kendini gitgide daha çok gösteriyor. Gelişmiş ülkeler -"Cephe gerileri"nden
sözediyoruz bu ülkelerin-, işçiler için askerî angarya kampları haline
geliyorlar.
Uzayan savaşın tarifsiz dehşet ve yıkımı yığınların durumunu dayanılmaz
bir hale getiriyor, öfkelerini artırıyor. Uluslararası proleter devrim
açıkça olgunlaşıyor. Bu devrimin devlet karşısındaki tutumu, pratik bir
önem kazanıyor.
Onlarca yıllık görece barışçı bir evrim boyunca birikmiş bulunan
oportünizm öğeleri tüm dünyanın resmî sosyalist partileri içinde egemen
durumda bulunan bir sosyal-şovenizm akımı yaratmıştır. Bu akım (Rusya'da
Plekhanof, Potressof, Breşkovskaya, Rubanoviç, sonra az-buçuk örtülü bir
biçimde Çereteli, Çernof ve şürekâsı; Almanya'da Scheideman, Legien, David
ve başkaları; Fransa ve Belçika'da Renandel Guesde, Vandervelde; İngiltere'de
Hyndman ve Fabianlar2 vb. vb.) sözde sosyalist, pratikte şoven olan bu akım,
"sosyalizm önderleri"nin, yalntıca "kendi" ulusal burjuvazilerinin değil,
ayrıca "kendi" devletlerinin de çıkarlarına alçakça ayak uydurmalarıyla
karakterize edilir; çünkü ,büyük devletler denilen devletlerin çoğu, uzun
zamandır, birçok küçük ve güçsüz halkları sömürüp köleleştiriyorlar. Emperyalist
savaş, aslında bu türden bir yağmanın sürdürülmesi ve paylaşılması için
yapılan bir boğuşmadır. Çalışan yığınları, genel olarak burjuvazinin, özel
olarak emperyalist burjuvazinin baskısından kurtarma savaşımı, "devlet"
üzerindeki oportünist önyargılara karşı bir savaşım olmaksızın, olanaksızdır.
Her şeyden önce Marx ve Engels'in devlet üzerindeki öğretilerini
inceliyecek ve özellikle bu öğretinin unutulmuş ya da oportünistlerce bozulmuş
yönleri üzerinde duracağız. Sonra, özel olarak, bu bozmaların başta gelen
körükleyicisi, bugünkü savaş sırasında utanç verici bir siyasal batkıya
uğrayan II. Enternasyonalin (1889 -1914) en ünlü önderi Karl Kautsky'yi
inceleyeceğiz. Son olarak, 1905 ve özellikle 1917 Rus devrimleri deneyinden
çıkarılması gereken en önemli sonuçları ortaya koyacağız. Şu anda (1917
Ağustosunun başı), 1917 devriminin [Şubat Devrimi ç.] gelişmesinin birinci
evresini tamamladığını görüyoruz; ama, genel olarak, bu devrimin tümü,
ancak ve ancak, emperyalist savaşın doğuracağı proleter sosyalist devrimler
zincirinin bir halkası olarak kavranabilir. Öyleyse, proleter sosyalist
devrimin devlet karşısındaki tutumu yalnızca pratik siyasal bir önem kazanmakla
kalmaz, ayrıca ivedi bir güncellik niteliğine de bürünür; çünkü aslında
sözkonusu olan, yığınları, çok yakın bir gelecekte sermaye boyunduruğundan
kurtulmak için yapmaları gereken şey üzerinde aydınlat- maktır.
1. UZLAŞMAZ
SINIF ÇELİŞKİLERİNİN ÜRÜNÜ OLARAK DEVLET
TARİHTE devrimci düşünürlerin öğretileriyle, kurtuluşları için savaşım
veren ezilen sınıflar önderlerinin öğretileri başına birçok kez gelen şey,
bugün de Marx öğretisinin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında
büyük devrimcileri ardı arkası gelmez zulümlerle ödüllendirirler; öğretilerini,
en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en hayasız yalan ve iftira kampanyalarıyla
karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız azizler haline
getirmeye, söz uygun düşerse, evliyalaştırmaya, ezilen sınıfları "teselli
etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar.
Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden
düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi
oportünistleri, bugün işte marksizmi "elverişlileştirme" biçimi üzerinde
birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor
ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen ne
varsa, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. Bugün bütün sosyal-şovenler, -gülmeyin-
"marksist"tirler. Ve daha düne dek marksizmin kökünü kazıma işinde uzmanlaşmış
burjuva Alman bilginleri, şimdi bir soygun savaşının yürütülmesi için son
derecede iyi örgütlenmiş o işçi sendikalarını eğitecek bir "ulusal-Alman"
Marx'tan gitgide daha sık sözediyorlar.
Bu durum karşısında, marksizmin bozulmalarının bu görülmemiş yayılışı
karşısında, görevimiz her şeyden önce Marx'ın devlet üzerindeki öğretisini
yeniden kurmaktır. Bunun için, Marx ve Engels'in kendi yapıtlarından
bir dizi uzun alıntı, zorunlu. Bu uzun alıntıların açıklamayı ağırlaştıracakları
ve onu daha popüler duruma getirmeye hiç de yardımcı olmayacakları kuşkusuz.
Ama bunu yapmamak da, kesinkes olanaksız. Okuyucunun, bilimsel sosyaliz-
min kurucularının bütün görüşlerini ve bu görüşlerin gelişmesini anlayabilmesi
için, ve bu görüşlerin bugün egemen bulunan "Kautskizm" tarafından nasıl
bozulduklarının belgelere dayanarak gösterilmesi ve ortaya konması için
de, Marx ve Engels'in devlet üzerine yapıtlarının bütün parçaları ya da
hiç değilse bütün canalıcı parçaları, olabildiğince eksiksiz bir biçimde
aktarılmalıdır.
Friedrich Engels'in, altıncı bir baskısı 1894'te Stuttgart'da yayınlanmış
bulunan ve en yaygın yapıtı olan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni'nden başlayalım. Aktarmaları almanca asıllarına göre çevirmemiz
gerekecek; çünkü rusça çeviriler, çok sayıda olmalarına karşın, ya eksik
ya da çok kusurludurlar. Engels, tarihsel çözümlemesini özetlerken şöyle
der :
"Devlet topluma dışarıdan kabul ettirilmiş bir güç değildir. Hegel'in
ileri sürdüğü gibi, "ahlak düşününün gerçekliği", "aklın imgesi ve gerçekliği"
de değildir. Devlet, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki ürünüdür.
Bu, toplumun önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde
bölündüğünden kendikendisiyle çözümlenmez bir çelişki içine girdiğinin
itirafıdır. Ama, karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların,
kendilerini ve toplumu, verimsiz bir savaşım içinde eritip bitirmemeleri
için, görünüşte toplumun, üstünde yer alan, çatışmayı hafifletmesi, "düzen"
sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinimi kendini kabul ettirir.
İşte toplumdan doğan ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan
bu güç, devlettir." (6. almanca baskı, s. 177 -178)3
Burada, marksizmin, devletin tarihsel rolü ve anlamı üzerindeki temel
düşünü tüm açıklığıyla dile getirilmiş bulunuyor. Devlet sınıf çelişkilerinin
uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar
arasındaki çelişmelerin uzlaşması nes nel olarak olanaklı değilse, orada
devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin
uzlaşmaz olduklarını tanıtlar.
Marksizmin, iki ana çizgi izleyen bozulması, işte bu en önemli ve temel
nokta üzerinde başlar.
Bir yanda, karşı çıkılması olanaksız tarihsel olguların baskısı altında,
nerede sınıf çelişkileri ve sınıf savaşımları varsa, ancak orada devletin
varolduğunu kabul etmek zorunda kalan burjuva ve özellikle küçük-burjuva
ideologlar, devlet'i, sınıfların bir uzlaşma organı olarak ortaya
çıkartacak biçimde, Marx'ı "tashih" ederler. Marx'a göre, eğer sınıflararası
uzlaşma olanaklı olsaydı devlet ne ortaya çıkabilir, ne de ayakta kalabilirdi.
Bol bol Marx'tan sözeden darkafalı küçük-burjuva profesör ve yazarlara
göre, devletin rolü, sınıfları uzlaştırmaktır. Marx'a göre devlet, bir
sınıf egmenliği örgütü, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı
örgütüdür; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek bu baskıyı yasallaştırıp
pekiştiren bir "düzen"in kurulmasıdır.
Küçük-burjuva siyasetçilerin kanısına göre, düzen, sınıfların uzlaşmasıdır,
yoksa bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi değil; çatışmayı
hafifletmek demek, uzlaştırmak demektir, yoksa baskıcıları devirmek için
savaşım veren ezilen sınıflardan bazı savaş araç ve yöntemlerini çekip
almak değil.
Böylece, 1917 devriminde [Şubat Devrimi], devletin anlamı ve rolü sorunu,
pratik bakımdan ivedi bir eylem sorunu, üstelik bir yığın eylemi sorunu
olarak tüm genişliğiyle ortaya çıktığı zaman, Devrimci-Sosyalistlerle Menşeviklerin
hepsi, hemen ve gözlerini kırpmadan, sinıfların devlet tarafından "uzlaştırılması"
küçük-burjuva teorisine dörtelle sarıldılar. Bu iki partideki siyaset adamlarının
sayısız karar ve makalelerinin hepsi, bu küçük-burjuva ve darkafalı "uzlaştırma"
teorisinin etkisini taşır. Devletin, kendi karşıtıyla (kendisine karşıt
olan sınıfla) uzlaşması olanaksız belirli bir sınıfın, egemenlik
örgütü olması, küçük-burjuva demokrasisinin asla anlayamadığı bir şeydir.
Bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimizin devlet karşısında takındıkları
tavır, onların asla sosyalist değil (bunu biz Bolşevikler hep tanıtladık),
sözde-sosyalist lâfazanlık meraklısı küçük-burjuva demokratları olduğunu
gösteren en açık kanıtlardan biridir.
Öte yanda, marksizmin, çok daha ince olan "kautskist" bozulması var.
Burada "teorik olarak", ne devletin bir sınıf egemenliği örgütü olduğuna
karşı çıkılır, ne de sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğuna.
Ama şu olgu gözden kaçırılır ya da üstü örtülür: Eğer devlet, sınıflar
arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer toplumun
üzerinde ve "ona gitgide yabancılaşan" bir güçse, açıktır ki, yalnızca
zorlu bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış
bulunan ve içinde o "yabancı" karakterin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı
da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu olanaksızdır.
Teorik bakımdan kendi başına açık olan bu sonucu, daha sonra göreceğimiz
gibi, Marx, devrimin görevlerinin somut tarihsel çözümlemesinden yetkin
bir belginlikle çıkarmıştır. Ve işte Kautsky'nin ... unutup bozduğu şey
de bu sonuçtur-açıklamamızın ilerisinde bunu ayrıntılı olarak göstereceğiz.
2. ÖZEL
SİLÂHLI ADAM MÜFREZELERİ, HAPİSHANELER vb.
"... Devlet, eski gentilice örgütlenmeye göre, ilkin uyruklarının
toprağa göre dağılmasıyla karakterize edilir..." diye devam eder
Engels.
Bu dağılım bize "doğal" görünür, ama âşiretler ya da klanlar biçimindeki
eski örgütlenmeye karşı uzun soluklu bir savaşımı gerektirmiştir.
" İkinci olarak, bizzat silâhlı güç halinde örgütlenen halkla artık
doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücü kuruluşu gelir.
Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü, sınıflara bölünüşten sonra, halkın
özerkli bir silâhlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir... Bu kamu
gücü her devlette vardır; yalnızca silâhlı adamlardan değil, ayrıca bunun
maddî eklerinden, gentilice toplumun bilmediği hapishaneler ve her
türlü ceza kurumlarından oluşur..."
Engels, toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan
ve devlet denilen bu "güç" kavramını geliştirir. Bu güç başlıca neye dayanır?
Elleri altında hapishaneler vb. bulunan özel silâhlı adam müfrezelerine.
Özel silâhlı adam müfrezelerinden sözetmek hakkına sahibiz; çünkü her
devlete özgü kamu gücü, silâhlı halkla, "halkın özerkli silâhlı örgütlenmesi"
ile, "artık doğrudan doğruya aynı şey değildir."
Bütün büyük devrimci düşünürler gibi, Engels de, bilinçli işçilerin
dikkatini, yaygın burjuva dar kafalılığına en az dikkate değer, en alışılmış
görünen ve yalnızca katı değil, taşlaşmış denebilecek önyargılar tarafından
onaylanmış bulunan şey üzerine çekmeye çalışır. Sürekli ordu ve polis,
devlet iktidarının başlıca güç aletleridir; ama başka türlü nasıl olabilirdi?
Engels'in seslendiği ve yakından ne bir tek büyük devrim yaşamış ve
ne de görmüş olan 19. Yüzyıl sonu Avrupalılarının büyük çoğunluğu için,
başka türlü olamazdı. Onlar, "halkın özerkli silâhlı örgütlenmesi"nin ne
olduğunu hiç mi hiç anlayamazdılar. Toplumun üzerinde yer alan ve ona yabancılaşan
özel silâhlı adam müfrezeleri (polis, sürekli ordu) zorunluluğunun neden
ortaya çıktığı sorusunu, batı Avrupa ülkeleri ve Rusya'daki darkafalı burjuvalar,
toplumsal yaşamın artan karmaşıklığını, görevlerin ayrışmasını vb. anımsatarak,
Spencer ya da, Mihailovski'den alınmış iki-üç tümceyle yanıtlama eğilimindedirler.
Bu anımsatma "bilimsel" bir görünüşe sahiptir; asıl önemli olanı: toplumun,
birbirine amansızca, düşman sınıflar halinde bölünüşünü, gölgede bırakarak,
cahil halkı iyice uyutur.
Toplumun bu sınıflara bölünüşü olmasaydı, "halkın özerkli silâhlı örgütlenmesi",
sopalarla silâhlanan bir maymun sürüsünün ilkel örgütlenmesi, ya da ilkel
ya da klanlar halinde birleşmiş insanların ilkel örgütlenmesinden, karmaşıklığıyla,
tekniğinin yüksek düzeyiyle vb. ayrılırdı; ama olanaklı olurdu.
Oysa, bu olanaksızdır; çünkü uygar toplum düşman sınıflar biçiminde,
üstelik uzlaşması olanaksız düşman sınıflar biçiminde bölünmüştür; düşman
sınıfların "özerkli" silâhlanması, aralarında silâhlı bir savaşım sonucunu
verebilir. Devlet kurulur; özel bir güç, özel silâhlı adam müfrezeleri
meydana gelir: ve her devrim, devlet aygıtını yıkarak, sınıf savaşımını,
egemen sınıfın kendisine hizmet eden silâhlı adam müfrezelerini
yeniden kurmak için nasıl çabaladığını, ezilen sınıfınsa, sömürücülere
değil, sömürülenlere hizmet etmeye yetenekli bu tür yeni bir örgüt kurmak
için nasıl çabaladığını bize en açık bir biçimde gösterir.
Aktarılan parçada, Engels, her büyük devrimin pratik olarak, somut olarak
ve bir yığın eylemi ölçüsünde ortaya koyduğu sorunu, yani "özel" silâhlı
adam müfrezeleriyle "halkın özerkli silâhlı örgütlenmesi" arasındâki ilişkiler
sorununu, teorik olarak koyuyor. Bu sorunun, Avrupa ve Rus devrimleri deneyiyle
somut olarak nasıl aydınlandığını göreceğiz.
Ama, gene Engels'in açıklamasına dönelim.
Engels, bazan, örneğin Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerinde, bu kamu
gücünün zayıf olduğunu (Kuzey Amerika'nın, emperyalizm-öncesi dönemde,
özgür kolon'un ağır bastığı bölgeleri -kapitalist toplumda çok ender bir
istisnasöz konusudur), ama, genel bir biçimde, güçlendiğini gösterir.
"Devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler
daha büyük ve daha, kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artırılır;
-daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, tüm toplumu,
hattâ devleti yutmakla tehdit edecek derecede artırmış bulunduğu bugünkü
Avrupamızı düşünelim."
Bu satırlar, en geç, 90 yıllarının başlarında yazılmıştır. Engels'in
son önsözü l6 Haziran 1891 tarihini taşır. Bu çağda, emperyalizme yöneliş
-tröstlerin mutlak egemenliği, büyük bankaların kudreti, büyük sömürge
politikası vb.Fransa'da yeni başlamıştı; Kuzey Amerika ve Almanya'da henüz
başlamak üzereydi. O zamandan beri, "fetihler rekabeti" bir dev adımı attı;
öyle ki,1910'dan az sonra, yeryüzü ve "rakip fatihler", yani büyük soyguncu
devletler arasında tamamen paylaşılmış bulunuyordu. O za- mandan beri,
askerî ve bahrî silâhlanma korkunç bir biçimde arttı; ve, İngiltere'nin
ya da Almanya'nın dünya üzerindeki egemenliği ve ganimet paylaşmak için
yapılan 1914 -1917 çapul savaşı sırasında, aç gözlü bir devlet iktidarı,
toplumun bütün güçlerini "yuttu"; o derecede ki, bütünsel bir yıkım eşiğinde
bulunuluyor.
Engels, daha 1891'de, "fetihler rekabeti"nin, büyük devletlerin dış
politikasındaki belli başlı ayırdedici çizgilerden biri olduğunu göstermesini
bilmişti. Oysa, 1914 -1917'de, aşırı derecede şiddetlenmiş bulunan bu rekabet,
emperyalist savaşa yolaçtığı bir anda, sosyal-şovenizm kopukları, "vatan
savunması", "cumhuriyetin ve devrimin savunması" vb. üzerine parlak sözlerle,
"kendi" burjuvazilerinin soyguncu çıkarlarının savunmasını maskeliyorlar!
3. EZİLEN
SINIFIN SÖMÜRÜLMESİ ALETİ OLARAK DEVLET
Toplumun üzerinde yer alan özel bir kamu gücünü beslemek için, vergiler
ve devlet borçları gerekli hale gelir.
Engels şöyle yazar:
"Kamu gücünü ve vergileri ödetmek hakkını kullanan memurlar, toplumun
organları olarak, toplumun üzerinde yer alırlar. Gentilice
örgütlenme organlarına gösterilen içten gelme saygı, memurlara karşı da
bu saygının gösterildiğini varsaysak bile, onlara yetmez... onların otoritesini,
onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla
sağlama bağlamak gerekir... En değersiz polis memuru, gentilice
toplumdaki bütün organizmaların birarada sahip olduklarından çok "otorite"
sahibidir; ama en güçlü prens, en büyük devlet adamı, ya da uygarlığın
en büyük askerî şefi, en küçük gentilice şefin sahip olduğu içten
gelme ve söz götürmez saygıyı kıskanabilir..."
Devlet iktidarının organları olarak memurların ayrıcalıklı durumu sorunu,
böylece konmuş bulunuyor. Aslolan, onları toplum üzerine koyan şeyin ne
olduğunu bilmektir. Pratikte bu teori sorununun, Paris Komünü tarafından
1871'de nasıl çözülmüş ve Kautsky tarafından 1912'de gerici bir anlayış
içinde nasıl gürültüye getirilmiş olduğunu göreceğiz.
"...Devlet sınıf karşıtlıklarını frenlemek gereksiniminden doğduğuna,
aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak
en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde politik
bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk
altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir..."
Antik devetle feodal devlet, kölelerle serflerin sömürülmesi organı oldular;
ama yalnızca onlar değil, "modern temsilî devlet de, ücretli emeğin sermaye
tarafından sömürülmesi aletidir. Bununla birlikte istisnaî olarak, savaşım
durumundaki sınıfların denge tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler
olur ki, devlet gücü, sözde aracı olarak, bir zaman için bu sınıflara karşı
belirli bir bağımsızlık durumunu korur."... Yani, 17. ve 18. Yüzyılların
mutlak hükümdarlıkları gibi, Fransa'da Birinci ve İkinci İmparatorluğun
Bonapartizmi gibi, Almanya'da Bismarck gibi.
Buna, Sovyetlerin, küçük-burjuva demokratlar tarafından yönetilmeleri
nedeniyle henüz güçsüz, buna karşılık, burjuvazinin de Sovyetleri
dağıtmak için henüz yeterince güçlü olmadığı bir anda, devrimci
proletaryayı ezmeye başladıktan sonra, Cumhuriyetçi Rusya'daki Kerenski
hükümeti gibi, diye ekleyeceğiz.
Engels, "zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı, ama
o kadar da güvenli bir biçimde gösteriyor" diye sürdürür; yani: ilk olarak,
"memurların düpedüz rüşvet yemesi" (Amerika), ikinci olarak da, "hükümetle
borsa arasındaki bağlaşma" (Fransa ve Amerika) aracıyla.
Bugün hangisi olursa olsun, bütün demokratik cumhuriyetlerde, emperyalizm
ve bankalar egemenliği, zenginliğin sınırsız gücünü savunmak ve kullanmak
için yararlanılan bu iki aracı, ender bir sanat haline getirecek
kadar "geliştirdi". Eğer, örneğin Rusya Demokratik Cumhuriyeti'nin daha
ilk aylarında, "sosyalistler"in -Devrimci-Sosyalistlerle Menşeviklerburjuıvazi
ile koalisyon hükümeti içindeki evliliklerinin, deyim yerindeyse, balayı
sırasında, Bay Palçinski, kapitalistleri tedirgin etmeyi ve onların tekerine
taş koymayı, askerî siparişler yoluyla devlet hazinesini yağmalarını frenlemeyi
gözeten bütün önlemleri baltalamışsa; ve daha sonra bakanlıktan çıkmış
(ve tabiî yerine tamamen aynı bir baş- ka Palçinski geçmiş) olan Bay Palçinski,
eğer kâpitalistler tarafından yılda 120.000 ruble tutan bir arpalıkla "ödüllendirilmiş"
ise, bu nedir? Dolaysız ya da dolaylı rüşvet mi? Yoksa hükümetle kapitalist
sendikalar [tröstler] arasında bir bağlaşma, ya da "yalnızca" dostça ilişkiler
mi? Çernof ve Çereteli'lerin, Avksentief ve Skobelef'lerin oynadıkları
rol nedir? Devlet hazinesine el uzatan milyonerlerin "dolaysız" bağlaşıkları
mıdırlar, yoksa yalnızca dolaylı bağlaşıkları mı?.
Artık siyasal mekanizmanın bu türlü eksikliklerine ve kapitalizmin siyasal
zarfındaki kusurlara bağımlı olmadığı için, "zenginlik"in sınırsız gücü
demokratik cumhuriyette daha güvenliktedir. Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin
mümkün olan en iyi politik biçimidir; esasen sermaye, demokratik cumhuriyeti
(Palçinski, Çernof, Çereteli ve kumpanyası aracılığıyla) ele geçirdikten
sonra, iktidarını öyle sağlam, öyle güvenli bir biçimde kurar ki, burjuva
demokratik cumhutiyetindeki hiçbir kişi, kurum, ya da parti değişikliği,
onu sarsamaz.
Ayrıca, genel oy hakkını, burjuvazinin egemenlik âleti olarak nitelendirdiği
zaman, Engels'in tamamen kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir. Alman
sosyal-demokrasisinin uzun deneyimini açıkça hesaba katan Engels, "genel,
oy hakkı... işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergedir.
Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve olmayacaktır"
der.
Bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimiz gibi küçük-burjuva
demokratları, tıpkı ikiz kardeşleri olan batı Avrupa sosyal-şoven ve oportünistlerinin
tümü gibi, genel oy hakkından açıkça "daha çok" bir şey beklerler. Genel
oy hakkının, "bugünkü devlet içinde", emekçiler çoğunluğunun iradesini
gerçekten ifadeye ve bu iradenin yerine getirilmesini sağlamaya yetenekli
olduğu düşününü paylaşır ve bu yanlış düşünü halka aşılarlar.
Burada, yalnızca, Engels'in açık, belgin ve somut açıklamasının, "resmî"
(yani oportünist) sosyalist partilerin propaganda ve ajitasyonunda her
an değiştirilip bozulduğuna işaret ederek bu yanlış düşünün altını çizmekten
başka bir şey yapamayız. Marx ve Engels'in "bugünkü" devlet üzerine görüşleri
üzerindeki açıklamamızın devamı, Engels'in burada çürüttüğü anlayışın bütün
yanlışlığını ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar.
Engels, en tanınmış eserinde [Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
-ç.] görüşlerini toplu bir biçimde şöyle özetler:
"Demek ki, devlet, düşünülemeyecek bir zamandan beri mevcut değildir.
İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet gücü düşünü bulunmayan toplumlar
olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı olan belirli
bir ekonomik gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna
getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca bir zorunluluk
olmaktan çıkmakla kalmayıp üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme
aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar
kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde
ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet de, kaçınılmaz bir biçimde
yokolur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi
yeniden düzenleyecek olan toplum, tüm devlet makinesini, bundan böyle kendine
lâyık olan yere, bir kenara atacaktr: âsâr-ı atika müzesine, çıkrık ve
tunç baltanın yanına."
Çağdaş sosyal-demokrasinin propaganda ve ajitasyon literatüründe, bu
alıntıya pek rastlanmaz. Rastlandığı zaman da, bu metni, sanki bir ikon
önünde eğilmek istercesine, yani şu "tüm devlet makinesinin âsâr-ı atika
müzesine atılması"nı içeren devrimin genişlik ve derinliği üzerinde en
küçük bir düşünme çabası olmaksızın, Engels'e resmen saygı göstermek için
aktardıkları görülür. Hattâ çoğu zaman onlarda, Engels'in devlet makinesi
demekle söylemek istediği şey, pek de anlaşılmışa benzemez.
4. DEVLETİN
"SÖNMESİ" VE ZORA DAYANAN DEVRİM
Engels'in devletin "sönmesi" üzerindeki formülleri öylesine yaygın,
öylesine yinelenen, oportünist salçalı uzlaşmacı marksizmin alişılmış sahteciliğinin
temelinde ne yattığını öylesine ortaya koyan şeylerdir ki, onlar üzerinde
uzun uzun durmak gerekir. Bu formüllerin çıkarıldığı parçayı tüm halinde
aktaralım.
"Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce
devlet mülkiyeti haline dönüştü- rür. Ama, bunu yapmakla, proletarya olarak
kendi kendini ortadan kaldırır, bütün sınıf farklarıyla sınıf karşıtlıklarını,
ve aynı biçimde, devlet olarak devleti de ortadan kaldırır. Sınıf karşıtlıkları
içinde evrimlenen daha önceki toplumun devlete, yani, her durumda, sömürücü
sınıfın kendi dış koşullarını sürdürmek, öyleyse özellikle sömürülen sınıfı
varolan üretim biçimi (kölelik, toprak köleliği, ücretlilik) tarafından
verilmiş baskı koşulları içinde tutmak için kurduğu bir örgüte gereksinimi
vardı. Devlet, tüm toplumun resmî temsilcisi, onun gözle görülür bir kural
halindeki senteziydi; ama bu, tüm toplumu, zamanı için, kendibaşına temsil
eden sınıfın devleti olduğu ölçüde böyleydi: ilk çağda köle sahibi yurttaşların,
orta çağda feodal soyluluğun, çağımızda burjuvazinin devleti. Sonunda,
gerçekten tüm toplumun temsilcisi durumuna geldiği zaman, kendikendini
gereksizleştirir. Baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca,
sınıf egemenliği ve üretimde daha önceki anarşi tarafından gerekçelenen
bireysel yaşama savaşımıyla birlikte, bundan doğan çatışmalar ve aşırılıklar
da ortadan kalkınca, artık bir baskı gücünü, bir devleti zorunlulaştıran,
bastırılacak hiçbir şey yok demektir. Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi
olarak göründüğü ilk eylem, -üretim araçlarına toplum adına elkonması-
aynı zamanda onun devlet olarak kendine özgü son eylemidir de. Bir devlet
iktidarının toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan sonra bir başkasında
gereksiz duruma gelir, ve o zaman ister istemez uykuya dalar. Kişilerin
hükümeti, yerini, şeylerin yönetimi ve üretim işlemlerinin yönetimine bırakır:
Devlet 'ilga' edilmez, söner. 'Özgür halk devleti' üzerindeki boş
tümcenin, ajitasyon aracı olarak geçici doğruluğu bakımından olduğu kadar,
bilimsel düşün olarak kesin yetersizliği bakımından da değerlendirilmesini
işte bu sağlar;-bunun gibi, anarşist denilen kimselerin, devletin bugünden
yarına ortadan kaldırılması yolundaki istemlerinin değerlendirilme- sini
de" (Anti-Dühring; "Bay. Eugen Dühring bilimi altüst ediyor", 3.
almanca baskı, s. 301-303)4.
Yanılgıya düşmekten çekinmeksizin söylenebilir ki, Engels'in düşünce
zenginliği bakımından çok dikkate değer bu yazısı, buğünkü sosyalist partilerde,
Marx'a göre "devletin ortadan kaldırılması" [ilgası] yolundaki anarşist
öğretinin tersine, "sönmesi"nin doğruluğu yolundaki göstergeden başka bir
sosyalist düşünce izi bırakmamıştır. Marksizmi bu biçimde güdükleştirmek,
onu oportünizme indirgemek demektir; çünkü, böylesine bir "yorum"dan sonra,
elde bulanık bir düşünceden sıçramasız-patlamasız, devrimsiz, yavaş, kararlı,
kerteli bir değişiklik düşüncesinden başka bir şey kalmaz. Yığınlar arasında
genellikle yaygın bulunan, devletin "sönmesi" kavramı, yürürlükteki anlayışı
içinde, hiç kuşku yok ki, devrimin uyutulması, hattâ yadsınmasıdır.
Böylesine bir "yorum", yalnızca' burjuvazi için yararlı, ve teorik olarak,
örneğin Engels'in in extenso aktardığımız "yargı"larında işaret
edilmiş bulunan başlıca koşul ve düşüncelerin unutulması üzerine kurulu,
marksizmin en kaba bir bozulmasından başka bir şey değildir.
Birinci olarak: usavurmasının başında, Engels, proletaryanın, devlet
iktidarını eline geçirerek, "böylece devlet olarak devvleti ortadan kaldırdığını"
söyler. Bunun ne anlama geldiğini düşünmek "âdet olmamıştır". Çoğunlukla,
ya bunun anlamı hiç anlaşılmıyor, ya da burada, Engels bakımından, "Hegelci
bir gevşeklik" gibi bir şey görülüyor. Aslında, bu sözler, kısaca, proleter
devrimlerin en büyüklerinden birinin deneyimini, sırası gelince üzerinde
uzun uzun duracağımız 1871 Paris Komünü deneyimini dile getirir.
Engels, burada, proletarya devrimiyle, burjuvazinin devletin
"ortadan kaldırılma"sından [ilgasından] sözeder: oysa, "sönme" [ömrünü
tüketerek ölme] üzerine söylediği şey, sosyalist devrimden sonra, proleter
devletten ne kalmışsa, onunla ilgilidir. Engels'e göre, burjuva devlet
"sönmez" [ömrünü tüketerek ölmez]; devrim sırasında proletarya tarafından
"ortadan kaldırılır" [ilga edilir]. Bu devrimden sonra sönen şey, proleter
devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir.
İkinci olarak: Devlet "özel bir baskı gücüdür". Engels'in bu hıayranlık
verici ve son derece derin tanımlaması, burada en yetkin bir açıklıkla
dile getirilmiştir: Bundan şu sonuç çıkar: proletaryaya_karşı burjuvazi
tarafından, milyonlarca _emekçiye karşı, bir avuç zengin tarafından kullanılan
bu "özel baskı gücü", burjuvaziye karsı proletarya tarafından kullanılan
bir "özel baskı gücü" ile ye r değiştirmelidir (proletarva diktatoryası).
"Devletin devlet olarak ortadan kalkması"nın anlamı, işte budur. Ve toplum
adına, üretim araçlarına elkoma "eylem"inin de anlamı budur. Kendiliğinden
anlaşılır ki, bir "özel gücün" (burjuvazinin devleti) bir başkâ "özel güçle"
(proletaryanın devleti) böylesine yer değiştirmesi, asla "sönme"
biçiminde olamaz.
Üçüncü olarak: Bu "sönme", ya da daha renkli bir deyimle, bu "uykuya
dalma"yı, Engels hiçbir belirsizliğe yer vermeksizin, "devlet tarafından,
toplumun tümü adına üretim araçlarına elkoma"dan sonraki, yani sosyalist
devrimden sonraki çağa malediyor. Hepimiz biliriz ki, "devlet"in
o andaki siyasal biçimi en tam demokrasidir. Ama, marksizmi utanıp sıkılmadan
bozan oportünistlerden hiçbirinin aklına gelmez ki, ,bu duramda Engels'te
sözkonusu olan şey demokrasinin "uykuya dalması" ve "sönme"sidir.
Bu, ilk bakışta çok garip görünur Bununla birlikte, bu ancak demokrasinin
de bir devlet olduğu, ve bunun sonucu, devlet yokolduğu zaman, aynı biçimde
demokrasinin de yokolacağı gerçeğini düşünmeyen biri için "anlaşılmaz"
bir şeydir. Burjuva devleti ancak, devrim "ortadan kaldırabilir" [ilga
edebilir]. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak "sönebilir".
Dördüncü olarak: Engels, ünlü "devlet söner" tezini formüle ederken,
bu tezin hem oportünistlere, hem de anarşistlere karşı yöneltildiğini somut
bir biçimde gösterir. Ve Engels'te asıl önemli olan şey; onun "devletin
sönmesi" tezinden çıkarılmış bulunan ve oportünistleri hedef alan sonuçtur.
Devletin "sönmesi" konusunda bir şey okumuş, ya da bundan sözedildiğini
duymuş 10.000 kişiden 9990'ının, Engels'in, bu tezin sonuçlarını yalnızca
anarşistlere karşı yöneltmediğini ya hiç bilmedikleri, ya da artık unutmuş
oldukları üzerine bahse girilebilir. Ve geri kalan on kişinin dokuzu da,
"özgür halk devleti"nin nemene bir şey olduğunu, ve bu belgiye saldırmakla,
neden oportünistlere de saldırılmış olduğunu, garanti bilmez. Tarihi böyle
yazıyorlar! Büyük devrimci öğretiyi, hüküm süren burjuva darkafalılığının
işine, çaktırmadan, yavaş yavaş, böyle uyduruyorlar. Anarşistlere karşı
olan sonuç, bin kez ele alınmış, harcı âlem hale getirilmiş, en yalınkat
biçimde kafalara sokulmuş ve bir önyargı gücü kazanmıştır. Oportünistlere
karşı olan sonuç ise, karanlıkta kalmış ve "unutulmuş"tur!
"Özgür halk devleti", 70 yıllarında, Alman sosyal-demokratlarının programında
yazılı bir istemdi ve onlar arasında günlük bir formül durumuna gelmişti.
Herhangi bir siyasal içerikten yoksun olan bu belgi, demokrasi kavramının
küçük-burjuvaca ve tumturaklı bir çevirisinden başka bir şey içermez. Demokratik
cumhuriyete bir anıştırmada bulunulduğu ölçüde, Engels, ajitasyon amacıyla,
"bir zaman için", bu belgiyi "doğrulama"ya hazırdı. Ama bu bir oportünist
belgiydi; çünkü yalnızca burjuva demok- rasisini allayıp pullamaya yönelmekle
kalmıyor, ayrıca genel olarak her tür devlete karşı yöneltilmiş sosyalist
eleştiri konusunda da bir anlama yetersizliğini gösteriyordu. Biz, proletarya
için kapitalist rejimde en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten
yanayız; ama unutmaya da hakkımız yoktur ki hattâ en demokratik burjuva
cumhuriyetinde bile, halkın nasibi ücretli kölelikten başka bir şey değildir.
Sonra, her devlet ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş "özel bir baskı gücü"dür.
O halde, hiçbir devlet, ne özgürdür, ne de halk içindir.
Bunun böyle olduğunu, Marx ve Engels, 70 yıllarında, parti arkadaşlarına
birçok kez açıklamışlardır.
Beşinci olarak: Engels'in, devletin sönmesi konusunda bir usavurma bulunduğunu
herkesin anımsadığı bu aynı yapıtı, zora dayanan devrimin önemi üzerine
bir başka usavurma da içerir. Zora dayanan devrimin oynadığı tarihsel role
verdiği değer, Engels'te zora dayanan devrimin gerçek bir övgüsü ha- line
dönüşür. Ama bunu "kimse anımsamaz"; günümüzün sosyalist partilerinde bu
düşünün öneminden sözetmek, hattâ bunu düşünmek, usulden değildir; yığınlar
arasındaki günlük propaganda ve ajitasyonda, bu düşünler hiçbir rol oynamaz.
Oysa, bu düşünler, devletin "sönmesi" düşünüyle birlikte; uyumlu bir bütün
oluşturur ve ona çözülmezcesine bağlı bulunurlar.
İşte Engels'in bu usavurması: "... Ama zor, tarihte, başka bir rol,
devrimci bir rol de oynamış; Marx'ın sözlerine göre, bağrında yeni bir
toplum taşıyan her eski toplumun ebesiymiş; toplumsal hareketin, sayesinde
donmuş ve ölmüş siyasal biçimleri altettiği ve parçaladığı aletmiş, - bütün
bunlardan Bay Dühring'de tek söz bile yok. İktisadî sömürü rejimini devirmek
için, zorun belki de zorunlu olacağını, -maalesef!- kabul eder. Çünkü her
zor kullanımı, onu kullananın ahlâkını bozar. Ve bunu, her muzaffer devrimin
sonucu olmuş olan yüksek bir ahlâkî ve entellektüel atılım karşısında ileri
sürer! Halka belki de zorla kabul ettirilecek zorlu bir çatışmanın, hiç
değilse Otuz Yıl Savaşı utancından sonra ulusal bilince işlemiş bulunan
kölelik ruhunun kökünü kazıma üstünlüğüne sahip bulunduğu Almanya'da ileri
sürer! Ve bu sönük, tatsız ve güçsüz vaiz zihniyeti, kendini tarihin gördüğü
en devrimci partiye zorla kabul ettirme sevdasında!" (Anti-Dühring,
3. almanca baskı, s. 193, 2. kısım, IV. Bölümün sonu).
Engels'in 1878'den 1894'e, yani ta ölümüne dek Alman sosyal-demokratlarına
durmamacasına yaptığı, bu zora dayanan devrim övgüsüyle, devletin "sönmesi"
teorisi, aynı öğreti içinde nasıl bağdaştırılabilir?
Çoğunlukla, bu düşüncelerden bazan biri, bazan öteki, keyfî olarak (ya
da iktidar sahiplerinin hoşu- na gidecek biçimde) ele alınarak, ampirik
ya da sofistik bir yöntemle, eklektik bir biçimde bağdaştırılırlar, ve
yüzde-doksandokuz -eğer daha fazla değilseön plana konan şey, "sönme"dir.
Diyalektiğin yerine eklektizm geçer: bu, marksizm karşısında, günümüzün
resmî, sosyal-demokrat yazınında en alışılmış, en yaygın olan şeydir. Böyle
bir yerine geçirme elbette bir yenilik değildir: Aynı şey, klasik Yunan
felsefesi tarihinde de görülebilir. Marksizmin oportünist bozmacılığında,
diyalektiğin eklektik bozmacılığı, yığınları en büyük kolaylıkla aldatan
sahteciliktir; eklektizm, yığınlara aldatıcı bir doygunluk verir; sürecin
bütün yönlerini, bütün gelişme eğilimlerini, bütün çelişik etkileri vb.,
hesaba katıyormuş gibi görünür; ama aslında, toplumun gelişmesi üzerine
hiçbir tutarlı ve devrimci düşün vermez.
Marx ve Engels'in, zora dayanan devrimin kaçınılmazlığıyla ilgili öğretileri,
yukarda söylediğimiz ve açıklamamızın devamında ayrıntılarıyla göstereceğimiz
gibi burjuva devletle ilgilidir. Burjuva devlet proleter devlete (proleter
diktatoryasına) yerini "sönme" yoluyla değil, genel kural olarak, ancak
ve ancak, zora dayanan bir devrimle bırakabilir. Engels'in zora dayanan
devrime yaptığı övgü, Marx'ın birçok açıklamasıyla tam bir uygunluk durumundadır.
(Zora dayanan devrimin kaçınılmazlığını yürek pekliğiyle, açıkça ilân eden
Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto'nun vargısını anımsayalım;
otuz yıl daha sonra, 1875'te, Marx'ın Gotha Programı'nın oportünist
içeriğini yerin dibine batırdığı Gotha Programının Eleştirisi'ni
anımsayalım)5. Bu övgü, hiç de bir "düşkünlük"
sonucu, bir tumturaklı söz, bir tartışma hevesi değildir. Tüm Marx
ve Engels öğretisinin temelinde, bu zora dayanan devrim düşününü
-ve bu düşünün ta kendisini- sistemli biçimde yığınlara açıklama zorunluluğu
yatar.
Bugün ağır basan sosyal-şoven ve kautskist eğilimlerin bu öğretiye ihaneti,
kendini, apaçık bir biçimde her iki eğilim yandaşlarınca da, bu
propagandanın bu ajitasyonun unutuluşunda gösterir.
Zora dayaanan devrim olmaksızın, burjuva devlet yerine proleter devleti
geçirmek olanaksızdır. Proleter devletin kaldırılması, yani tüm devletin
ilgası ise, ancak "sönme" yoluyla olanaklıdır.
Marx ve Engels, her devrimci durumu ayrı ayrı irdeleyip, her devrim
deneyiminden çıkarılan dersleri çözümleyerek, bu görüşleri ayrıntılı ve
somut bir biçimde geliştirmişlerdir. Şimdi öğretilerinin bu en önemli bölümüne
geliyoruz.
1. DEVRİM ARİFESİ
OLGUNLUK dönemine varmış marksizmin ilk yapıtları, Felsefenin Sefaleti
ve Komünist Manifesto, tam da 1848 devriminin arifesinde yayınlandılar.
Bundan ötürü, bu yapıtlarda, marksizmin temel ilkeleri- nin açıklanmasının
yanısıra, belirli bir ölçüde, o zamanın somut devrimci durumunun bir anısını
da buluyoruz. Öyleyse, kanımca en iyisi, bu yapıtların yazarlarının, 1848
-1851 yılları deneyiminden bazı sonuçlar çıkarmalarından hemen önce, devlet
üzerine söylediklerini çözümlemektir.
Marx, Felsefen:in Sefaleti'nde şöyle yazar:
"İşçi sınıfı, gelişme seyrinde, eski uygar toplu- mun yerine, bütün
sınıfları ve bunlar arasındaki çelişkileri dıştalayan bir birlik koyacak
ve, siyasal iktidar uygar toplumdaki karşıtlığın resmî özeti olduğuna göre,
gerçek siyasal iktidar artık varolmayacaktır" (almanca 1885 baskısı, s.
182)6.
Bu genel açıklama ile, sınıfların kalkmasından sonra devletin yokoluşu
düşünü üzerine, Marx ve Engels tarafından bundan birkaç ay sonra, Kasım
29 1847'de yazılan Komünist Manifesto'da verilmiş bulunan açıklamayı
karşılaştırmak, öğretici bir şeydir.
"... Proletaryanın gelişmesinin en genel aşamalarını anlatırken, şimdiki
toplumun içinde yürütülen az çok üstü örtülü iç savaşı, bu savaşın açıkça
devrime döküldüğü ve burjuvazinin zora başvurularak devrilmesinin proletaryanın
egemenliğinin temelini hazırladığı noktaya dek izledik..."
"... Yukarıda gördük ki, işçi sınıfının devriminde ilk aşama, proletaryayı
egemen sınıf durumuna getirmek" (sözcüğü sözcüğüne: yükseltmek) "ve demokrasiyi
kurmaktır."
"Proletarya, politik üstünlüğünden, sermayeyi burjuvaziden dilim dilim
koparıp almak için, bütün araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak
örgütlenmiş proletaryanın elinde toplamak ve olabildiğince hızla, üretici
güçlerin miktarını artırmak için yararlanacaktır" (1906 tarihli almanca
7. baskı, s. 31, 37 )7.
Burada, marksizmin devlet konusundaki en ilginç ve en önemli düşünlerinden
biri, (Marx ve Engels'in Paris Komünü'nden sonra dile getirecekleri gibi,
"proletarya diktatorası" düşünü formüle edilmiş bulunuyor. Gene burada,
son derecede ilginç ve marksizmin "unutulmuş sözleri" arasında olan bir
devlet tanımı buluyoruz: "Devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş
proletarya."
Bu devlet tanımi, resmi sosyal-demokrat partilerde egemen olan propaganda
ve ajitasyon literatüründe asla yorumlanmamıştır. Dahası: Bu tanım reformizmle
taş çatlasa uzlaşmaz türden olduğu için, düpedüz unutulmuştur; çünkü, "demokrasinin
barışçı evrimi" üzerindeki alışılmış oportünist önyargılar ve küçük-burjuva
düşlerle taban tabana çatışır.
Proletaryanın devlete gereksinimi vardır -bütün oportünistler, bütün
sosyal-şovenler ve bütün kautskistler, Marx'ın öğretisinin böyle olduğunu
söyleyerek, bunu yinelerler; ama eklemeyi "unuturlar" ki, Marx'a
göre, ilkin, proletaryaya, ancak "sönme" yolunda, yani hemen sönmeye başlamış
ve sönmeden edemiyecek biçimde kurulmuş bir devlet gerekir. İkinci olarak,
emekçilerin, "egemen sınıf halinde örgütlenmiş proletarya" olan bir "devlet"e
gereksinimleri vardır.
Devlet, bir gücün özel örgütüdür; belirli bir sınıfın sırtını yere getirmeye
yönelik bir zor örgütü. Peki, proletaryanın yenmek zorunda olduğu sınıf
hangisidir? Emekçilerin yalnızca sömürücülerin direncini bastırmak için
devlete gereksinimleri vardır: oysa, bu baskıyı yönetme, onu pratik olarak
gerçekleştirme işini, sonuna dek devrimci tek sınıf olarak, burjuvaziyi
iktidardan tamamen kovmak için, ona karşı savaşımda bütün emekçileri ve
bütün sömürülenleri birleştirmeye yetenekli tek sınıf olarak, yalnızca
ve yalnızca proletarya yapabilir.
Sömürücü sınıfların siyasal egemenliğe olan gereksinimleri sömürüyü
sürdürmek, yani halkın büyük çoğunluğuna karşı, çok küçük bir azınlığın
bencil çıkarlarını savunmak içindir. Sömürülen sınıfların siyasal egemenliğine
olan gereksinimleriyse, her türlü sömürüyü tamamen ortadan kaldırmak, yani
modern köleciler olan büyük toprak sahipleriyle kapitalistler azınlığına
karşı halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarını savunmak içindir.
Sınıflar savaşımı yerine, sınıflararası uyuşma üzerine düşlerini geçiren
küçük-burjuva demokratları, şu sözde sosyalistler, sosyalist dönüşümü de,
sömürücü sınıf egemenliğinin alaşağı edilmesi biçiminde değil, azınlığın,
görevlerinin bilincine sahip çoğunluğa barışçı bir boyun eğmesi biçiminde,
bir tür düş olarak düşünüyorlardı. Sınıflar üzerinde yer alan, bir devlet
kavramına sıkısıkıya bağlı bu küçük-burjuva ütopyası, örneğin 1848 ve 1871
Fransız devrimleri tarihinin gösterdiği gibi, örneğin 19. Yüzyıl sonu ve
20. Yüzyıl başında, İngiltere'de, Fransa'da, İtalya'da ve başka ülkelerde
burjuva hükümetlere "sosyalist" bakanların katılması deneyiminin gösterdiği
gibi, pratik olarak, çalışan sınıfların çıkarlarına ihanet sonucunu verdi.
Rusya'da Devrimci-Sosyalist ve Menşevik partiler tarafından günümüzde
yeniden canlandırılmış, bulunan bu küçük-burjuva sosyalizmine karşı ömrü
boyunca savaşan Marx, siyasal iktidar öğretisine, devlet öğretisine ulaşmak
için, sınıflar savaşımı öğretisini tutarlı bir biçimde geliştirmiştir.
Burjuva egemenliği ancak proletarya tarafından alaşağı edilebilir; proleterya,
ekonomik varlık koşullari bu alaşağı etme işini hazırlayan ve ona bu işi
başarma olanak ve gücünü veren biricik sınıftır. Burjuzvazi, köylüleri
ve bütün küçük-burjuva katmanları parçalayıp dağıtırken, proletaryayı biraraya
getirir, birleştirir ve örgütler. Büyük üretimde oynadığı ekonomik rol
nedeniyle, proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok
sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz
bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya
yetenekli tek sınıftır.
Marx tarafından, devlet ve sosyalist devrime uygulanan sınıflar savaşımı
öğretisi zorunlu bir biçimde proletaryanın siyasal egemenliğinin
diktatoryasının, yani onun kimseyle paylaşmadığı ve doğrudan yığınların
silâhli gücüne dayanan bir iktidararın, kabul edilmesine götürür. Burjuvazi
ancak, eğer proletarya, burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya
ve bütün çalışan ve sömürülmüş yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye
yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse, alaşağı edilebilir.
Proletaryanın, sömürücülerin direncini bastırmak için olduğu kadar,
nüfusun büyük yığınını -köylülük, küçük-burjuvazi, yarı-proleterler- sosyalist
ekonominin "kurulması" işinde yönetmek için de devlet iktidarına merkezî
bir güç örgütüne, bir zor örgütüne gereksinimi vardır.
Marksizm, işçi partisini eğiterek, iktidarı alıp bütün halkı sosyalizme
götürmeye, yeni bir rejimi yönetip örgütlemeye, burjuvazi olmaksızın
ve burjuvaziye karşı kendini toplumsal yaşamlarının düzenlenmesi için bütün
emekçi ve sömürülenlerin eğiticisi, yol göstericisi ve önderi olmaya yetenekli
bir proletarya öncüsü yetiştir. Yürürlükte bulunan oportünizm ise, tersine,
işçi partisi içinde, yığından kopmuş, kapitalist rejime kendini oldukça
iyi bir biçimde "uydurmuş" ve bir tabak mercimek için kardeşlerinin davasını
satan, yani burjuvaziye karşı savaşımda halkın devrimci önderleri rollerinden
cayan yüksek ücretli emekçi temsilcilerini yetiştirir.
"Devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenrmiş proletarya", Marx'ın
bu teorisi, proletaryanın tarihteki devrimci rolü üzerindeki öğretisine
sıkısıkıya bağlıdır. Bu rolün vardığı sonuç, proletarya dikta- toryası,
proletaryanın siyasal egemenliğidir.
Ama, eğer proletaryanın, burjuvaziye karşı özel zor örgütü olarak devlete
gereksinimi varsa, bu durumda ortaya bir soru çıkar: böyle bir örgüt, daha
önce burjuvazinin kendisi için oluşturduğu devlet makinesi kırılmış, parçalanmış
olmadan düşünülebilir mi? Komünist Manifesto bizi işte bu soruna götürür;
ve Marx 1848 1851 devrim deneyimini özetlerken, işte bu sorundan sözeder.
2. BİR DEVRİM BİLANÇOSU
Louis Bonaparte'ın 18-Brumaire'inde, bizi burada uğraştıran devlet
sorununu işleyen Marx, 1848 -1851 devriminin bilançosunu şöyle çıkarır:
"Ama devrim her şeyin özüne dek gider. Henüz yalnızca arafattan geçiyor.
O işini yolu-yordamıyla yürütür. 2 Aralık 1851'e dek (Louis Bonaparte'ın
hükümet darbesi tarihi), hazırlığının ancak yarısını tamamlamıştı, şimdi
öbür yarısını tamamlıyor. Devrim, önce parlemanter iktidarı yetkinleştirir;
daha sonra alaşağı etmek için. Bu ereğe ulaştıktan sonra, yürütme gücünü
yetkinleştirir, olabildiğince yalınlaştırır onu, yalıtır; bütün tahrip
güçlerini onun üzerinde toplayabilmek için" tek hedef durumuna getirir
onu (altını biz çizdik). Ve hazırlık çalışmasının ikinci yarısını tamamladığı
zaman, Avrupa yerinden oynayacak ve bayram edecektir: "Yerin dibine, ihtiyar
köstebek!..."
"Engin bürokratik ve askerî örgütüyle, karmaşık ve yapay devlet makinesi,
yarım milyonluk memur ordusu ve beşyüz bin askerlik öbür ordusuyla bu yürütme
gücü, Fransız toplumunun bedenini bir zar gibi kaplayan ve onun bütün gözeneklerini
tıkayan bu korkunç asalak gövde, mutlak krallık çağında, yıkılmasında etkili
olduğu feodalitenin batış devrinde kuruldu." Birinci Fransız Devrimi, merkeziyetçiliği,
"ama aynı zamanda, hükümet iktidarının genişliğini, niteliklerini ve aygıtını
da" geliştirdi. "Napoleon, bu devlet mekanizmasını yetkinleştirme işini
tamamladı". Meşru monarşi ve Temmuz monarşisi, "bu mekanizmaya daha büyük
bir işbölümü eklemekten başka bir şey yapmadılar..."
"...Devrime karşı savaşımında, parlemanter cumhuriyet, sonunda, eylem
araçlarını ve hükümet iktidarının merkeziyetçiliğini, önleyici önlemlerle
güçlendirmek zorunda kaldı. Bütün siyasal devrimler, bu makineyi parçalayacak
yerde, daha da yetkinleştirmekten başka bir şey yapmamışlardır (Altını
biz çizdik). Sırasıyla, iktidar için savaşım yürüten partiler, bu engin
devlet yapısının fethini, galibin başlıca ganimeti saydılar" (Louis
Bonapart·'ın 18 Brumaire'i, 4. almanca baskı, Hambourg, 1907, s. 98-99)
)8.
Bu ilginç özette, marksizm, devlet sorununun henüz çok soyut bir biçimde,
en genel kavram ve terimlerle konmuş bulunduğu Komünist Manifesto'ya
göre, büyük bir ilerleme gösterir. Burada, sorun, somut bir biçimde konmuştur
ve sonuç son derece açık, kesin, âdeta elle tutulur haldedir: bundan önceki
bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir;
oysa onu kırmak, parçalamak gerekir.
34 Marksist devlet öğretisindeki en önemli, en özsel şey, işte bu sonuçtur.
Ve, egemen resmî sosyal-demokrat partiler tarafından yalnızca tamamen unutulmak'la
kalmayıp, ayrıca II. Enternasyonal'in en gözde teorisyeni Karl Kautsky
tarafından (daha ilerde göreceğimiz gibi) açıkça bozulmuş olan da,
işte bu en özsel şeydir.
Komünist Manifesto, devletin bir sınıf egemenliği örgütü olduğunu
gösteren tarihten dersler çıka- rır ve şu zorunlu sonuca ulaşır: Proletarya,
siyasal iktidarı ele geçirmeden, siyasal egemenliğini kurup "egemen sınıf
olarak örgütlenmiş proletarya" devleti durumuna yükselmeden, burjuvaziyi
alaşağı edemez; ve, sınıf çelişmelerinin varolmadığı bir toplumda devlet
yararsız ve olanaksız bir duruma geleceğinden, bu proletarya devleti, daha
zafer kazandığığ andan itibaren, yavaş yavaş yokolmaya [sönmeye] başlayacaktır.
Tarihsel gelişme bakımından, burjuva devlet yerine proleter devletin bu
geçişi neye dayanmak zorunda olduğu sorunu, burada [Komünist Manifesto'da]
henüz konmamıştır.
Marx bu sorunu 1852'de koyar ve çözer. Ve, kendi diyalektik materyalizm
felsefesine bağlı kalarak, 1848 -1851 büyük devrim yıllarının tarihsel
deneyimine dayanır. Bu temel üzerinde, Marx'ın öğretisi, her zaman olduğu
gibi, yaşanmış deneyiminin, derin bir felsefî anlayış ve geniş bir
tarih bilgisiyle aydınlatılmış bir bilançosunu çıkarır.
Devlet sorunu somut bir biçimde konmuştur: Burjuva devlet, yani burjuvazinin
egemenliği için zorunlu devlet makinesi, tarihsel bakımdan nasıl doğmuştur?
Bu devlet makinesi, burjuva devrimleri sırasında ve ezilen sınıfların bağımsızlık
hareketleriyle çatıştığı zaman nasıl bir evrime, ne gibi dönüşümlere uğramıştır?
Proletaryanın bu devlet karşısındaki görevleri nelerdir?
Burjuva topluma özgü merkezî devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş çağında
ortaya çıkmıştır. Bu devlet makinesinin en karakteristik iki kurumu, bü35
rokrasi ve sürekli ordudur. Marx ve Engels, yapıtlarında birçok kez, bu
kurumları burjuvaziye bağlıyan binlerce bağın sözünü ederler. Her işçinin
deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde göste- rir. İşçi
sınıfı, kazık yiye yiye, bunu görmeyi öğrenir. Bu yüzden, işçi sınıfı,
bu bağlılığın kaçınılmazlığını gösteren bilimi büyük bir kolaylıkla kavrar
ve kolayca sindirir. Oysa, aynı bilimi, küçük-burjuva demokratlar, cahillikleri,
hafiflikleri ve düşüncesizlikleri yüzünden yadsırlar,-tabiî, bu bilimi
"genel olarak" kabul edip, ondan pratik sonuçlar çıkarmayı unut- mak gibi,
daha da büyük bir hafifliğe düşmedikleri zaman!
Bürokrasi ve sürekli ordu, burjuva toplum gövdesi üzerindeki "asalak"lardır;
bu toplumu rahatsız eden iç çelişkilerin doğurduğu, ama onun dirimsel gözeneklerini
"tıkayan" asalaklar. Bugün resmî sosyal-demokrasi akımı içinde ağır basan
kautskist oportünizm, asalak bir örgüt olarak düşünülen bu devlet
teorisinin, salt anarşizme özgü bir şey olduğunu kabul eder. Marksizmin
bu bozulması, açıkça, sosyalizmi, "yurt savunması" kavramına sarılarak
emperyalist savaşı haklı göstermek gibi görülmemiş bir ayıbın içine atan
küçük-burjuvalar için son derecede elverişlidir; ama onlar için elverişli
olmakla, söz götürmez bir bozulma olmaktan çıkmaz.
Feodalitenin batışından beri Avrupa'nın sahne olduğu sayısız burjuva
devrimleri boyunca, bu bürokratik ve askerî aygıt, gelişmeye, yetkinleşmeye,
sağlamlaşmaya devam eder. Köylülüğün, küçük zanaatçıların, küçük tecimenlerin
vb. yüksek katmanlarına, sahiplerini halkın üstünde bir yere çıkaran
görece elverişli, rahat ve saygın görevler dağıtan bu aygıt aracıyla, özellikle
küçük-burjuvazi büyük burjuvazinin yanına çekilmiş ve ona bağımlılaştırılmıştır.
Rusya'da 27 Şubat 1917'yi izleyen altı ay içinde olup bitenlere bakınız:
Vaktiyle tercihan Yüz-Kara- lar'a [bağnaz gericiler] ayrılmış bulunan görevler
Kadetlerin, Menşeviklerin ve Devrimci-Sosyalistlerin ganimeti durumuna
geldi. Gerçekten artık ciddi reformlar düşünülmüyor; hepsinin "Kurucu Meclis'e
dek" ertelenmesine, Kurucu Meclis'in de, yavaş yavaş, savaş sonuna dek
ertelenmesine çaiışılıyor! Ama, ganimet paylaşmak, kârlı bakanlık, müsteşarlık,
genel valilik vb., vb. makamlarına kurulmak için zaman yoktur ve hiçbir
Kurucu Meelis beklenmez! Hükümet kombinezonları oyunu, aslında, ülke ölçüsünde,
bütün merkezî ve yerel yönetimlerde, yukarıdan aşağı yapılan bu yağma ve
"ganimet" paylaşımının dile gelmesinden başka bir şey değildi. Sonuç, altı
ay sonraki nesnel sonuç -29 Şubat 1917'den 27 Ağustos 1917'ye dekyadsınamaz:
Reformlar ertelenmiş, idarî arpalıklar dağıtılmış ve dağıtım "hataları"
birkaç yeniden dağıtımla düzeltilmiştir.
Ama bürokratik aygıtın çeşitli burjuva ve küçük -burjuva partiler arasında
(örneğin Rusya'da Kadetler, Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler arasında)
her "yeniden dağitımında", başta proletarya olmak üzere; ezilmiş sınıflara,
burjuva toplumun tümüyle olan önlenemez düşmanlıkları daha açık
bir biçimde kendini gösterir. Bütün burjuva partiler, hattâ "devrimci-demokratlar"
dahii, en demokratik olanlar için bile, devrimci proletaryaya karşı baskıyı
artırmak, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirmek zorunluluğu,
bundan doğar. Olayların bu akışı, devrimi devlet iktidarına karşı, "bütün
tahrip güçlerini toplamaya" zorlar; ona devlet makinesini, düzeltme
değil, tersine, kırma, parçalama görevini yükler.
Sorunu bu türlü koymaya götüren şey mantıksal tümden gelimler değil,
olayların gerçek gelişmesi, 1848 -1851 yıllarının yaşanmış deneyidir. Marx'ın
tarihsel deney verilerine ne derecede sıkı sıkıya bağlı kaldığı, 1852'de,
parçalanması gereken bu devlet makinesinin ne ile değiştirileceği
somut sorununu henüz koymamış olmasıyla anlaşılır. Deney, tarihin daha
sonra, 1871'de gündeme alacağı bu soruna yanıt vermek için gerekli gereci,
o çağda henüz sağlamamıştı. 1852'de, yalnızca, doğal bilimlere özgü belirlilikle,
proleter devrimin şu işe giriştiği saptanabilirdi: Devlet iktidarına
karşı "bütün tahrip güçlerini toplamak", devlet makinesini "parçalamak".
Belki Marx'ın deney, gözlem ve vargılarını genellemenin ve bunları bu
üç yıllık (1848 -1851) Fransa tarihinin sınırları ötesine uygulamanın doğru
olup olmadığı sorulacak. Bu sorunu çözümlemek için, önce Engels'in bir
düşüncesini anımsayalım. Olguların incelemesine daha sonra geçeriz.
Engels, 18-Brumaire'in 3. baskısının önsözünde, şöyle yazıyordu:
"Fransa, sınıf savaşımlarının, başka her yerden çok, sonuna dek götürüldüğü
ve bu yüzden, bu savaşımların içinde devinip içinde sonuçlandıkları değiş-
ken [kararsız) siyasal biçimlerin en belirli çizgileri kazandığı ülkedir.
Ortaçağda feodalizmin merkezi, Rönesanstan sonra soydan geçme hükümdarlığın
klasik ülkesi olan Fransa, Büyük Devrimi'nde feodalizmi yıktı ve burjuvazinin
egemenliğine, Avrupa'da başka hiçbir ülkenin erişemediği klasik bir saflık
karakteri verdi. Aynı biçimde, egemen burjuvaziye karşı devrimci proletaryanın
savaşımı da, orada, başka yerlerde bilinmeyen, keskin biçimlere bürünür"
( 1907 baskısı, s. 4).
1871'den bu yana Fransız proletaryasının devrimci savaşımında bir kesilme
olduğuna göre, bu son düşünce eskimiş bulunuyor. Bununla birlikte, bu kesilme,
nice uzun sürerse sürsün, yarının proleter devriminde, sınıf savaşımını
sonuna dek götüren klasik sınıf savaşımı ülkesi olarak Fransa'nın kendisini
gösterme olanağını hiç de dıştalamaz.
Ama ileri ülkelerin 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başındaki tarihi üzerine
topluca bir göz atalım şimdi. Göreceğiz ki, daha yavaş olmak üzere, çok
daha geniş bir alanda, çok değişik biçimler altında, aynı süreç meydana
gelmiştir; bir yandan, cumhuriyetçi ülkelerde (Fransa, Amerika, İsviçre)
olduğu kadar, meşrutiyetçi ülkelerde de (İngiltere, bir dereceye dek 38
Almanya, İtalya, İskandinav ülkeleri vb.) "parlemanter bir iktidar"ın hazırlanması;
öte yandan, burjuva düzenin temelleri olduğu gibi kalmak üzere, yönetsel
arpalıkları kendi aralarında paylaşmış ve yeniden-paylaşmış bulunan çeşitli
burjuva ve küçük -burjuva partiler arasındaki iktidar savaşımı; son olarak
da, "yürütme gücü"nün, bu gücün bürokratik ve askerî aygıtının yetkinleştirilip
sağlamlaştırılması.
Bu çizgilerin, genel olarak kapitalist devletlerin tüm modern evriminin
egemen ortak çizgileri olduğuna hiç kuşku yok. Fransa, 1848'den 1851'e
dek, üç yılda, kapitalist dünyanın tümüne özgü bir gelişme sürecini, aşamaların
hızla ardarda gelişi içinde, açık ve derli-toplu bir biçimde gösterdi.
Emperyalizm -finans kapital çağı, dev kapitalist tekeller çağı, tekelci
kapitalizmin büyüme yoluyla tekelci devlet kapitalizmi haline dönüştüğü
çağkrallıkla yönetilen ülkelerde olduğu kadar, en özgür cumhuriyetlerde
de, daha özel bir biçimde, "devlet makinesi"nin olağanüstü güçlendiğini,
onun bürokratik ve askerî aygıtının, proletaryanın artan bir ezilmesiyle
bağlılık halinde, görülmemiş biçimde genişlediğini gösterir.
Bugün, dünya tarihi, hiç kuşku yok ki, 1852'de olduğundan çok daha geniş
bir ölçüde, devlet makinesinin "parçalanması" ereğiyle, proleter devriminin
"bütün güçlerini toplaması"na doğru gidiyor.
Proletarya onun yerine ne koyacak? Paris Komünü, bu konuda en öğretici
belgelerden birini verir.
3.
MARX 1852'DE SORUNU NASIL KOYUYORDU ( Bu parça, ikinci baskı sırasında
eklenmiştir.)
Mehring, 1907'de, Neue Zeit'te9 (XXV,
2, 164), Marx'ın Weydemeyer'e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli bir mektuptan
parçalar yayınlamıştı. Bu mektupta, başka birçok dikkate değer düşünce
arasında, şu düşünce de var :
"... Kendimle ilgili olarak şunu söyleyebilirim ki, modern toplumdaki
sınıfların varlığını olsun, aralarındaki savaşımı olsun keşfetmiş olma
şerefi benim değildir. Benden çok önce bazı burjuva tarihçiler, bu sınıflar
savaşımının tarihsel gelişimini anlatmışlar, bazı burjuva iktisatçılar
da bunun ekonomik yapısını dile getirmişlerdi. Benim yeni olarak yaptığım
şundan ibaretti : 1) Sınıfların varlığının, yalnızca üretimin belirli
tarihsel gelişim evrelerine (historische Entwicklungsphasen der Produktion)
bağlı olduğunu; 2) Sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatoryasına
götüreceğini; 3) Bizzat bu diktatoryanın bütün sınıfların ortadan
kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten ibaret
olduğunu göstermek..."
Bu metinde Marx, önce, kendi öğretisini burjuvazinin en bilgili ve en
kavrayışlı düşünürlerinin öğretilerinden öz ve temelden ayıran şeyin ne
olduğunu, sonra da, kendi devlet öğretisinin özünü hayranlık verici bir
özgelikle açıklamayı başarmıştır.
Marx'ın öğretisinde özsel olan şey, sınıflar savaşımıdır. Durmadan söylenen
ve durmadan yazılan şey budur. Ama, bu doğru değildir. Ve, bu yanlışlık,
mark- sizmin oportünist bozulmalarının onu burjuvazi için kabul edilebilir
bir hale getirmeye yönelen bozulmaların sonucudur. Çünkü sınıflar savaşımı
öğretisi Marx tarafından değil, Marx'tan önce burjuvazi tarafından
ortaya konmuştur; ve bu, genel olarak, burjuvazi için kabul edilebilir
bir öğretidir. Yalnızca sınıflar savaşımını kabul eden biri, bunu
kabul ettiği için bir marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva
politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir. Marksizmi sınıflar
savaşımı öğretisine indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu
burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Aslında,
sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatoryasının kabulüne
dek genişleten kişi bir marksisttir ancak. Marksisti alelâde küçük
(ve büyük) burjuvadan temelden ayırdeden şey, işte budur. Marksizmin gerçekten
anlaşılıp kabul edildiğini bu denek taşıyla ölçmek gerekir. Avrupa tarihi,
işçi sınıfını bu soruna pratik olarak yanaşmaya götürünce, bütün
oportünist ve reformistlerle birlikte, bütün "kautskist"lerin de (yani
reformizmle marksizm arasında duraksayanların da) acınası darkafalı küçük-burjuva
demokratlar olarak, proletarya diktatoryasının yadsıyıcıları olarak
ortaya çıkmaları, hiç de şaşıIacak bir şey değildir. Kautsky'nin, 1918
Ağustosu'nda, yani bu yapıtın ilk baskısından çok zaman sonra yayınlanan
Proletarya Diktatoryası broşürü, marksizmin, onu ikiyüzlülükle sözde
kabul eden, ama özde alçakça ondan cayan küçük-burjuva bozmasına
bir örnektir. (Şu broşürüme bakınız : Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky,
Petrograd ve Moskova, 1918).
Çağdaş oportünizm, en büyük temsilcisinin, eski -marksist K. Kautsky'nin
kişiliğinde, burjuva davranışının Marx tarafından ortaya konmuş olan karakteristiğine
tam bir uygunluk gösterir; çünkü, sınıflar savaşımını, ancak burjuva ilişkiler
sınırı içinde kabul eder. (Burjuva ilişkiler sınırı içinde, "ilke olarak",
sınıflar savaşımını kabul etmeye razı olmayan bir tek bilgili liberal yoktur!
) Oportünizm, sınıflar savaşımının kabulünü, özsel olan şeye dek, kapitalizmden
komünizme geçiş dönemine dek, burjuvazinin alaşağı edilmesi ve tamamen
ortadan kaldırılması dönemine dek genişletmez. Gerçek, bu
dönem, zorunlu olarak, son derecede keskin biçimlere bürünrnüş ve o zamana
dek görülmemiş şiddette bir sınıf- lar savaşımının damgasını taşır. Öyleyse,
bu dönemin devleti, zorunlu olarak, yeni bir biçimde demokratik
(genel olarak proleterler ve mülksüzlerden yana) ve yeni bir biçimde
diktatoryal (burjuvaziye karşı) olmak zorundır.
Devam edelim. Marx'ın devlet öğretisinin özünü, bir sınıfın diktatoryasının
yalnızca genel olarak bütün sınıflı toplumlar için, yalnızca burjuvaziyi
devirecek olan proletarya için değil, ayrıca kapitalizmi "sınıfsız
toplum"dan, komünizmden ayıran tarihsel dönemin tümü için zorunlu
olduğunu anlayanlar, yalnız onlar, iyice kavramışlardır. Burjuva devlet
biçimleri son derecede çeşitlidır, ama özleri hep aynıdır: Bütün bu devletler
son çözümlemede, şu ya da bu biçimde, ama zorunlu olarak, bir burjuvazi
diktatoryasıdır. Elbette kâpitalizmden komünizme geçiş de, siyasal
biçimler bakımından, büyük bir bolluk ve geniş bir çeşitlilik göstermekten
geri kalamaz; ama hepsinin özü, zorunlu olarak aynı kalacaktır :Proletarya
diktatoryası.
1. KOMÜNCÜLERİN
GİRİŞİMİ NEDEN ÖTÜRÜ KAHRAMANCADIR?
KOMÜN'DEN birkaç ay önce, 1870 sonbaharında, Marx'ın, Paris işçilerine
hükümeti herhangi bir devirme girişiminin, umutsuzluk tarafından esinlenen
bir budalalık olabileceğini göstermeyi amaçlayan bir uyarıda bulunduğu
bilinir. Ama, 1871 Martında, kesin savaş işçilere dayatılıp, işçiler
de bunu kabul ettikten sonra, ayaklanma bir olgu haline gelince, uy- gun
olmayan koşullara karşın Marx, proletarya devrimini büyük bir coşkunlukla
selâmladı. 1905 Kasımında yazdıkları, işçileri ve köylüleri savaşıma sürükleyen,
ama 1905 Aralığından sonra, liberallerle birlikte: "Silâhlara sarılmamalıydı"
diye haykıran, marksizmin hazin bir üne sahip Rus döneği Plekhanof'un yaptığı
gibi, "sırasız" bir hareketi bilgiçlikle yargılamakta diretmedi.
Marx, ayrıca, kendi deyimiyle "göğe hücuma kalkan" komüncülerin kahramanlığına
hayranlıkla da yetinmedi. Ereğine ulaşmamış da olsa, yığınların devrimci
hareketinde; Marx çok önemli bir tarihsel de43 ney, dünya proleter devriminde
ileriye doğru kesin bir adım, yüzlerce program ve uslamlamadan çok daha
önemli gerçek bir ilerleme görüyordu. Bu deneyi çözümlemek, ondan taktik
dersleri çıkarmak, teorisini sıkı bir eleştiriden geçirmek için ondan yararlanmak:
Marx'ın kendi için saptadığı görev, işte budur.
Marx, Komünist Manifesto'da yapılmasını zorunlu gördüğü tek "düzeltme"yi,
Parisli komüncülerin devrimci deneyinden esinlenerek yapmıştır.
Komünist Manifesto'nun yeni bir almanca baskısı için, iki yazarı
tarafından imzalanmış son önsöz, 24 Haziran 1872 tarihini taşır. Karl Marx
ve Friedrich Engels, bu önsözde, Komünist Manifesto'da ortaya konmuş
programın "bazı ayrıntılarının artık eskimiş" olduğunu açıklarlar.
Ve devam ederler ki :
"Paris Komünü, özellikle bir şeyi, 'işçi _ sınıfının hazır bir devlet
makinesini ele geçirıp onu kendi hesabına kullanmakla yetinemiyeceğini'
tanıtlamıştır."10
Bu alıntıda tırnak içine alınmış son sözler, yazarları tarafından Marx'ın
Fransa'da İç Savaş adlı yapıtından alınmıştır.
Öyleyse, Marx ve Engels, Paris Komünü'nün belli başlı, temel derslerinden
birine o kadar büyük bir önem veriyorlardı ki, onu özsel bir düzeltme olarak
Komünist Manifesto'ya sokmuşlardır.
Son derece ilginç bir şey: işte tam da bu özsel düzeltme oportünistler
tarafından bozulmuştur; ve Komünist Manifesto okuyucularının onda-dokuzu,
hattâ yüzde-doksandokuzu kuşkusuz bunun anlamını bilmez. Biraz daha ilerde,
özel olarak bozulmalara ayrılmış bir bölümde, bu bozmadan ayrıntılı olarak
sözedeceğiz. Şimdilik, Marx'ın tarafımızdan aktarılan ünlü formülünün geçerli
bulunan, alelâde "yorum"unun, onun iktidarı ele geçirmeye değil, sözde
yavaş bir evrim düşününe ağırlık verdiği yolunda olduğunu belirtmek, bize
yeter.
Aslında, Marx'ın düşünü bunun tam karşıtıdır. Marx'ın düşünü,
işçi sınıfının "hazır devlet makinesini" kırmak, parçalamak ve onu
ele geçirmekle yetinmemek zorunda olduğu yolundadır.
12 Nisan 1871 günü, yani tam da Komün sırasında Marx, Kugelmann'a şöyle
yazıyordu :
"... Benim 18-Burumaire'in son bölümünde eğer yeniden okursan
göreceğin gibi, Fransa'da gelecek devrim girişiminin, şimdiye dek olduğu
gibi, artık bürokratik ve askerî makineyi başka ellere geçirmeye değil,
onu kırmaya dayanması gerekeceğini belirtiyorum (kırmaya sözcüğünün
altı Marx tarafından çizilmiştir; asıl metinde, sözcük zerbrechen'dir).
Bu, kıta üzerinde gerçekten halkçı bütün devrimlerin ilk koşuludur. Kahraman
Parisli arkadaşlarımızın giriştikleri şey de, işte bu." (Neue Zeit, XX,
I, 1901- 1902, s. 709). (Marx'tan Kugelmann'a Mektuplar'ın, biri benim
tarafımdan düzenlenmiş ve önsöz yazılmış, en az iki rusça baskısı vardır).
"Bürokratik ve askeri makineyi kırmak": Marksizmin, devrim sırasında
proletaryanın devlet karşışındaki görevleri üzerine başlıca dersi bu birkaç
sözcükte kısaca dile getirilmiş bulunuyor. Ve, marksizmin Kautsky'ye borçlu
bulunduğumuz temel "yorumu" ile yalnızca tamamen unutulmuş olmakla kalmayan,
ama açıkça bozulmuş da olan şey, işte bu derstir!
Marx'ın sözünü ettiği 18-Brumaire'deki parçaya gelince, onu daha
önce tamamen aktarmış bulunuyoruz.
Marx'ın bu parçasında, üzerinde özellikle durulması gereken iki nokta
var. Önce, çıkardığı sonucu Avrupa'yla sınırlandırıyor. Bu, 1871'de, İngiltere
henüz salt kapitalist, ama hem militarizmi, hem de, geniş bir ölçüde, bürokrasisi
olmayan bir ülke modeliyken, anlaşılır bir şeydi. Bundan dolayı, devrimin
hattâ halk devriminin mümkün göründüğü, ve, ger- çekten "hazır devlet makinesi"nin
önceden tahrip edilmeksizin de bu işin mümkün olduğu İngiltere için,
Marx bir istisna yapıyordu.
Bugün, 1917'de, birinci büyük emperyalist savaş çağında, Marx'ın bu
sınırlaması artık geçerli değildir. Amerika gibi İngiltere de, Anglosakson
özgürlüğünün (militarizm ve bürokratizm yokluğu) dünyadaki bu en büyük
ve son temsilcileri de, her şeyi kendilerine bağımlılaştıran ve her şeyi
kendi ağırlıkları altında ezen askerî ve bürokratik kurumların, kan ve
çifkef dolu Avrupaî bataklığı içine boylu boyunca battılar. Şimdi, Amerika'da
olduğu gibi İngiltere'de de, "bütün gerçek halk devrimlerinin ilk koşulu",
(bundan böyle bütün emperyalist ülkelerde olduğu gibi, bu ülkelerde de,
1914'ten 1917'ye dek, "Avrupaî" bir yetkinliğe eriştirilmiş olan) "hazır
devlet makinesini" kırmak, parçalamaktır.
İkinci olarak, üzerinde özel bir dikkatle durulma- sı gereken şey, Marx'ın
askerî ve bürokratik devlet makinesinin parçalanması "bütün gerçek halk
devrimlerinin ilk koşuludur" biçimindeki o çok derin düşüncesidir. Bu "halk"
devrimi kavramı Marx'ın ağzında şaşırtıcı görünebilir; ve Rusya'da Plekhanof'un
çömezleriyle Menşevikler, yani Struve'nin şu marksist geçinen çırakları,
Marx'ın bu sözünü pekâlâ bir "dil sürçmesi" olarak nitelendirebilirler.
Onlar marksizmi öylesine yavanca liberal bir öğretiye indirgemişlerdir
ki, onlar için, burjuva devrimi ve proleter devrimi antitezi dışında hiçbir
şey yoktur; üstelik bu antitezi de en skolastik bir biçimde anlarlar.
Örnek olarak 20. Yüzyıl devrimleri alınırsa, Portekiz ve Türk devrimlerini
[1908 devrimi kastediliyor -ç] burjuva devrimleri olarak kabul etmek besbelli
kaçınılmaz bir şey olacaktır. Ama bu devrimlerin her ikisi de "halk" devrimi
değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik
ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler
içinde görünmezler. Buna karşılık, 1905 -1907 Rus buriuva devrimi, Portekiz
ve Türk devrimlerinin, zaman zaman kazandıkları kadar "parlak" başarılar
kazanmış olmaksızın, söz götürmez bir biçimde "gerçek bir halk" devrimi
oldu. Çünkü halk yığınları, halk çoğunluğu, halkın baskı ve sömürü altında
bunalmış en derin "aşağı" toplumsal katmanları, kendiliklerinden ayaklanmış
ve devrimin_tüm gidişi üzerinde, kendi isteklerinin, yıkilmakta olan eski
toplum yerine kendi gönüllerince yeni bir toplum kurma girişimlerinin izini
bırakmışlardır.
1871'de, proletarya, Avrupa kitası ülkelerinden hiçbirinde halk çoğunluğunu
oluşturmuyordu. Devrim, ancak proletarya ve köylüleri kapsayarak "halk
devrimi olabilir ve çoğunluğu gerçekten harekete sürükleyebilirdi. Halk,
işte bu iki sınıftan oluşuyordu. Bu iki sinıf, "bürokratik ve askerî makine"
onları horladığı, ezdiği, sömürdüğü için birleşmişti. "Halk"ın, halk çoğunluğunun,
işçilerin ve köylü çoğunluğunun çıkarı, gerçekten bu makineyi kırmak'ta,
onu parçalamak'tadır; yoksul köylülerle proleterler arasındaki özgür
bağlaşmanın "ilk koşulu" budur; ve bu bağlaşma olmaksızın, saglam demokrasi
olmaz, sosyalist dönüşümü olmaz.
Paris Komünü, bilindiği gibi, bu bağlaşmaya yol açıyordu. Türlü iç ve
dış nedenlerle ereğine ulaşamadı.
Öyleyse, Marx; "gerçek bir halk devrimi"nden sözederken, (sık sık sözünü
ettiği) küçük-burjuvazinin özelliklerini asla unutmaksızın, 1871 Avrupa'sında
kıta devletlerinin çoğundaki gerçek sınıf ilişkileri- ni en büyük bir kesinlikle
hesaba katıyordu. Öte yandan, devlet makinesinin "parçalanması"nın, işçi
ve köylülerin çıkarları tarafından zorlandığını; devlet makinesinin işçileri
ve köylüleri birleştirerek, onlara ortak bir görev verdiğini saptıyordu:
Bu "asalak"ın ortadan kaldırılması ve yeni bir şeyle değiştirilmesi.
Ama neyle?
2. PARÇALANMIŞ
DEVLET MAKİNESİNİN YERİNE NE KOYMALI?
Marx, bu soruya, 1847'de Komünist Manifesto'da, henüz yalnızca
tamamen soyut, ya da daha çok 47 sorunları belirten, ama çözüm yollarını
göstermeyen bir yanıt veriyordu. Devleti "proletaryanın egemen sınıf olarak
örgütlenmesi" ile, "demokrasinin fethi ile değiştirmek: Komünist Manifesto'nun
yanıtı buydu.
Proletaryanın bu egemen sınıf olarak örgütlen- mesinin hangi somut biçimleri
alabileceği, bu örgütlenmenin, demokrasinin en tam, en tutarlı fethiyle
hangi belirli biçimde uyuşabileceği sorusuna, yanıtı, Marx, ütopyaya düşmeden,
yığın hareketi deneyinden bekliyordu.
Komün deneyi ne kadar sınırlı olursa olsun, Marx bu deneyi Fransa'da
İç Savaş'ında çok dikkatli bir çözümlemeden geçirir. Bu yazıdan en
önemli parçaları aktaralım:
19. Yüzyılda, ortaçağdan artakalan "merkezî devlet iktidarı, her yerde
hazır ve nazır örgütleri olan, sürekli ordu, polis, bürokrasi, din adamları,
ve, idari, politik ve adlî yüksek görevli takımıyla birlikte" gelişti.
Sermaye ile emek arasındaki sınıf karşıtlığının gelişmesi nedeniyle, "devlet
iktidari gittikçe artan bir biçimde toplumsal kölelik amacıyla örgütlenmiş
bir kamu gücü, bir sınıf egemenliği aygıtı özlüğünü alıyordu. Sınıflar
savaşımında bir ilerlemeyi gösteren her devrimden sonra, devlet gücünün
baskı altında tutucu niteliği, gitgide daha açık bir biçimde ortaya çıkıyordu."
1848 -1849 devriminden sonra, devlet gücü "sermayenin emeğe karşı ulusal
savaş âleti" haline gelir. İkinci İmparatorluk, bu durumu daha da güçlendirmekten
başka bir şey yapmaz.
"İmparatorluğun dolaysız antitezi Komün oldu." "Komün, sınıf egemenliğinin
yalnızca monarşik biçimini değil, sınıf egemenliğinin ta kendisini ortadan
kaldırması gereken bir cumhuriyetin olumlu biçimiydi..."
Proleter sosyalist cumhuriyetin bu "olumlu" biçimi açıkça neye dayanıyordu?
Kurmaya başladığı deviet nasıl bir şeydi?
"... Komünün ilk kararnamesi ... sürekli ordunun ortadan kaldırılması
ve onun yerine silâhlanmış halkın konması oldu..."
Bu istem, şimdi, sösyalist olduğunu söyleyen bütün partilerin programlarında
yer alıyor. Ama bu partilerin programlarının kaç para ettiğini, en iyi,
27 Şubat Devriminden hemen sonra, bu isteme uymayı kabul etmemiş bulunan
bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimizin tutumu gösterir!
"Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oyla seçilmiş belediye üyelerinden
oluşmuştu. Bu üyeler sorumluydular ve her an geri alınmaları olanaklıydı.
Elbette ki, Komün üyelerinin çoğu, işçiler, ya da işçi sınıfının ünlü temsilcileriydi..."
"... Merkezî hükümetin âleti olmakta devam etmekten çıkan polis, politik
niteliklerinden hemen yoksun bırakıldı ve Komün'ün sorumlu ve her an geri
alınması olanaklı bir aleti durumuna dönüştürüldü... Yönetimin bütün öteki
kollarındaki memurlar için de aynı şey oldu... Komün üyelerinden en alt
basamağa dek, kamu görevi, işçilerin aldığı ücretler düzeyinde ücretlerle
görülmek zorundaydı. Devlet kodamanlarının geleneksel rüşvet ve temsil
ödenekleri, bu kodamanların kendisiyle birlikte yokoldu. Eski hükümet iktidarının
maddi aletleri olan sürekli ordu ve polis ortadan kaldırıldıktan sonra,
Komün, baskı ve zulmün manevî âletini, papazların iktidarını yıkma görevini
yüklendi... Adlî memurların yalancı bağımsızlıklarına son verildi... seçimle
işbaşına geçer, sorumlu ve azledilir duruma getirildiler..."11
Böylece, Komün, sürekli orduyu ortadan kaldırma, ayrımsız bütün memurların
seçilerek işbaşına gelme ve her an işten geri alınabilme yönteminin ka-
bulü yoluyla, "yalnızca" daha tam bir demokrasi kurarak, parçalanmış devlet
makinesini değiştirmişe benziyordu. Ne var ki, bu "yalnızca", aslında devsel
bir yapıt oluşturur: kurumların adamakıllı farklı başka kurumlarla değiştirilmesi.
Bu bir "niceliğin niteliğe dönüşümü" durumunun ta kendisidir: Böylece,
tasarlanması mümkün en tam ve en yöntemli biçimde gerçekleşmiş bulunan
demokrasi, burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisi durumuna gelir;
devlet (belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarıyan özel güç durumundan,
asıl anlamıyla, artık devlet olmayan bir şey durumuna dönüşür.
Ama bu böyledir diye, burjuvaziyi yenmek ve direncini kırmak zorunluluğu
da ortadan kalkmaz. Komün, özellikle bu zorunlulukla karşı karşıyaydı;
ve, Komün'ün bozguna uğrama nedenlerinden biri, bu işi gereğince gözüpek
bir biçimde yapmamış olmasıdır. Ama burada, baskı altında tutma örgütü,
artık kölecilik, serflik ve ücretli kölelik çağlarında her zaman olduğu
gibi, nüfusun azınlığı değil, çoğunluğudur. Ama kendisini baskı altında
tutanları kendisi yendiği anda da, halk çoğunluğunun "özel bir baskı
gücü"ne artık gereksinim yoktur! İşte bu anlamdadır ki, devlet sönmeye
başlar. Ayrıcalıklı bir azınlığın (ayrıcalıklı memurlar, sürekli ordu şefleri)
özel kurumları yerine, bu işleri çoğunluğun doğrudan kendisi göre- bilir;
ve devlet gücünün görevleri halkın tümü tarafindan ne ölçüde yerine getirilirse,
bu güç o derecede zorunlu olmaktan çıkar.
Bu bakımdan, Komün tarafından alınan ve Marx'ın önemle belirttiği önlemlerden
biri son derece dikkate değer: bütün temsil ödeneklerinin, memur zümresine
tanınmış bütün parasal ayrıcalıkların kaldırılması; bütün memur
aylıklarının "işçi ücretleri" düzeyine indirilmesi. Burjuva demokrasisinden
proletarya demokrasisine, ezenlerin demokrasisinden protarya demokrasisine,
ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir
sınıfı baskı altında tutmaya yarıyan "özel güç" olarak devletten
halk çoğunluğunun, işçi ve köylülerin genel iktidarı tarafından
eziciler üzerine uygulanan baskıya dönüş, en göze çarpar biçimde,
işte burada ortaya çıkar. Ve, işte tam da devlet sorunuyla ilgili belki
bu en çarpıcı ve en önemli nokta üzerindedir ki, Marx'ın öğrettiği şeyler,
en çok unutulan şeyler olmuştur. Basitleştirilmiş açıklamalarda -sayısızdır
bunlar- bundan hiç söz edilmez. İnançları devlet dini haline geldikten
sonra, ilkel hıristiyanlığın "saflıklarıni", devrimci demokratik ruhuyla
birlikte unutmuş bulunan hıristiyanlar gibi, bu nokta üzerinde bir "saflık"mış
gibi susmak, "usuldendir".
Yüksek devlet memurları aylıklarının indirimi, "yalnızca" saf, ilkel
bir demokratizm istemiymiş gibi görünür. Modern oportünizmin "kurucularından"
biri, sabık sosyal-demokrat Ed. Bernstein, "ilkel" demokratizme karşı yavan
burjuva alaylarını tekrarla- mayı alışkanlık haline getirmiştir. Bütün
oportünistler gibi, günümüzün bütün kautskitsleri gibi, o da, ilk olarak,
"ilkel" demokratizme belirli ölçüde bir "dönüş" olmaksızın, kapitalizmden
sosyalizme geçmenin olanaksız olduğunu (çünkü, ensonu devlet görevlerinin
çoğunluk tarafından, halkın tümü tarafından yapılması, başka türlü nasıl
olanaklı olabilir?), ve ikinci olarak, kapitalizm ve kapitalist kültür
üzerine dayanmış "ilkel demokratizm"in, eski, ya da kapitalizm-öncesi çağların
ilkel demokratizmi olmadığını, hiç mi hiç anlamamıştır. Kapitalist kültür,
büyük üretimi, fabrikaları, demiryollarını, postayı, telefonu vb. yaratmıştır.
Ve, bu temel üzerinde, eski "devlet iktidarı" görevlerinin büyük
çoğunluğu öylesine basitleştirilmiş ve öylesine basit kayıt-kuyut, denetim
işlemlerine indirgenebilmişlerdir ki, ilköğretimden geçmiş bulunan herkes
bu işleri yapabilir; basit bir "işçi ücreti" ile bütün bu işler pekâlâ
yapılabilir; öyleyse, bu işlerden her tür ayrıcalıklı, "hiyerarşik" karakter
kaldırılabilir (kaldırılmalıdır da).
İstisnasız bütün memurların her işe seçimle gelip, her an geri
alınabilmelerinin olanaklı olması, aylıklarının normal bir "işçi ücreti"
düzeyine indirilmesi gibi, işçilerle köylü çoğunluğunun çıkarlarını son
derecede dayanışık duruma getiren bu basit ve "anlaşılması kolay" demokratik
önlemler, aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme götüren köprü hizmetini
de görürler. Bu önlemler, devletin yeniden-örgütlenmesini, toplumun salt
politik yeniden-örgütlenmesini ilgilendirirler; ama elbette tüm anlam ve
tüm değerlerini, ancak "mülksüzleştiricilerin mülksüzleştiril- mesi"nin
gerçekleşmesine ya da hazırlanmasına bağlı olarak, yani üretim araçları
üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin sosyalist mülkiyet haline dönüşmesiyle,
kazanırlar.
Marx, "Komün, iki büyük masraf kaynağını, sürekli ordu ve memurculuğu
ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin belgisi olan ucuz hükümeti
gerçekleştirdi" diye yazıyordu.
Küçük-burjuvazinin bütün öteki tabakaları gibi, köylülüğün de yalnızca
çok küçük bir azınlığı, sözcüğün burjuvaca anlamıyla, "yükselir", "başarı
kazanır"; yani ancak birkaç birey, ya hali-vakti yerinde kişiler, burjuvalar
durumuna, ya da güvenceli ve ayrıcalıklı memurlar durumuna gelirler. Köylülüğün
varolduğu bütün kapitalist ülkelerde (ve bu ülkeler çoğunluktadırlar),
köylülerin büyük çoğunluğu, hükümet tarafından ezilir ve hükümeti alaşağı
etme öz- lemini taşır; "ucuz" bir hükümet özlemi çeker. Bu görevin üstesinden
yalnızca proletarya gelebilir; ve bunu yaparak, aynı zamanda devletin
sosyalist yeniden-örgütlenmesine doğru da bir adım atmış olur.
3. PARLAMENTARİZMİN
ORTADAN KALDIRILMASI
Marx, şöyle yazıyordu: "Komün, parlemanter bir örğüt değil, , aynı zamandâ
hem yürütücü hem de yasamacı, hareketli bir vücut olmak zorundaydı."
"Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir, parlamentoda halkı yönetici
sınıfın hangi üyesinin "temsil edeceği"ni ve ayaklar altına alacağını (ver
und zertreten) kararlaştırmak yerine, komünler halinde örgütlenmiş halka
-herhangi bir işverenin kişisel seçimi gibi-, bu işletmeler [komünler]
için işçiler, sürveyanlar, muhasebeciler bulmaya yaramalıydı."
Parlamentarizmin 1871'de formüle edilmiş bulunan bu dikkate değer eleştirisi
de, sosyal-şovenizm ve oportünizmin egemenliği nedeniyle, bugün marksizmin
"unutulmuş sözleri" arasında bulunur. Profesyonel bakan ve parlemanterler,
proletarya düşmanları ve "pratik" sosyalistler parlamentarizmi eleştirme
işini artık tamamen anarşistlere bırakmış bulunuyorlar; bu nedenle de,
şaşırtıcı bir mantıkla, parlamentarizmin her eleştirisini, "anarşist"likle
nitelendiri- yorlar!! Scheidemann, David, Legien, Sembat, Renaudel, Henderson,
Vandervelde, Stauning, Branting, Bissolati ve kumpanyası gibi "sosyalist"leri
görerek midesi bulanan "ileri" parlemanter ülkelerdeki proletaryanın, aslında
oportünizmin ikiz kardeşi olan anarko-sendikalizme gitgide daha çok yakınlık
göstermesine şaşmamak gerekir:
Ama, Marx için devrimci diyalektik, bugün moda olan bu boş lâfazanlıktan,
Plekhanof, Kautsky ve başkalarının çocuk öyuncağı haline getirdikleri bu
saçma gevezelikten bambaşka bir şeydi. Marx, özellikle, koşulların devrim
için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi "ahır"ından yararlanmaktaki
yetersizliği yüzünden, anarşizmle arayı iyice açmış; ama aynı zamanda,
parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci bir eleştirisini yapmayı
da bilmişti.
Belirli bir süre için parlamentoda halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün
ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem kârar vermek: yalnızca
anayasal parlemanter krallıklarda değil, en demokratik cumhuriyetlerde
de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur.
Ama, devlet sorunu, proletaryanın bu alandaki görevleri bakımından konur
ve parlamentarizm devlet kurumlarından biri olarak kabul edilirse, bu takdirde
parlamentarizmden, kurtulmanın yolu nedir? Ondan nasıl vazgeçilebilir?
Şunu tekrar tekrar söylemek zorundayız: Marx'ın, Komün'ü inceleyerek
çıkardığı dersler o kadar unutulmuştur ki, günümüzün "sosyal-demokratı"
(günümüzün sosyalizm haini okuyunuz), parlamentarizmin anarşist ya da gerici
eleştirisinden başka bir eleştirisini anlama yeteneğinden iyice yoksundur.
Gerçi parlamentarizmden kurtulma yolu, temsili örgenlikleri ve seçim
ilkesini yıkmaya değil, lâf değirmenleri olan bu temsilî örgenlikleri "hareketli"
kurumlar durumuna dönüştürmeye dayanır. "Komün, parlemanter bir örgüt değil,
aynı zamanda hem yürütücü, hem de yasamacı, hareketli bir vücut olmak zorundaydı."
"Parlemanter olmayan, ama hareketli" bir örgenlik, işte tam da çağcıl
parlemanterler ile sosyal demokrasinin parlemanter "kuçukuçu"larının anlayacağı
bir söz! Amerika'dan İsviçre'ye, Fransa'dan İngiltere'ye, Norveç'e vb.
ye dek herhangi bir parlemanter ülkeyi düşününüz; asıl "devlet" işleri
hep ku- lislerde görülür; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar, kurmay
kurulları tarafından yürütülür. Parlamentolarda, yalnızca "saf halk"ı aldatmak
ereğiyle, gevezelikten başka bir şey yapılmaz. Bu o kadar doğ- rudur ki,
burjuva demokratik cumhuriyeti olan Rus Cumhuriyetinde bile, hatta gerçek
bir Parlamento kuracak zamanı bile bulmadan önce, parlamentariz- min bütün
bu kusurları hemen ortaya çıktı. Çürümüş burjuva darkafalılığının kahramanları
-Skobelef ve Çereteli'ler, Çernof ve Avksentiyef'ler-, en iğrenç burjuva
parlamentarizmi modeli üzerine kısır lâf değirmenlerine çevirdikleri Sovyetleri
bile bozmayı başardılar. Sovyetlerde, "sosyalist" bakan efendiler, lâfazanlıkları
ve karar tasarılarıyla, saf köylüleri aldattılar. Hükümet içinde ise, bir
yandan, "yağ tabağı"nın, yani kazançlı ve saygın arpalıkların çevresine,
sırayla, olabildiğince çok Devrimci-Sosyalist ve Menşevikleri oturtmak,
öte yandan da, halkın "dikkatini dağıtmak" için sürekli bir oyun oynanır.
Bu arada, kurmay kurullarında, bakanlıklarda, "devlet işi" "görülür."
Yönetici partinin, "Devrimci-Sosyalistler"in organı Diyelo Naroda,12
bir başyazıda, "herkes"in kendini politik ruhşa-verdiği "kibar sosyete"deki
insanların o eşsiz içtenliğiyle, henüz yakın zamanlarda itiraf ediyordu
ki, hatta "sosyalistler"e (sözcüğü bağışlayınız) ait olan bakanlıklarda
bile, tüm eski bürokratik aygıt esas bakımından aynı kalmıştır, geçmişte
olduğu gibi işler ve devrimci önlemleri tam bir "özgür- lük" içinde baltalar.
Ama bu itiraf olmaksızın bile, Devrimci-Sosyalistlerle Menşeviklerin hükümete
katılmaları öyküsü, bunun böyle olduğunun somut kanıtı değil midir? Bu
durumda ilginç olan şey, Kadetlerle birlikte hükümette yer alan Çernof,
Rusanof, Zenzinof efendilerin ve Diyelo Naroda'nın öteki yazarlarının,
"onlarda", onların bakanlıklarında, her şeyin eskisi gibi gittiğini, önemsiz
bir şey gibi açıkça ve yüzleri kızarmadan anlatacak kadar küstahlığı ileri
götürmeleridir! Saf köylüyü aldatmak için devrim- ci demokratik lâfazanlık,
kapitalistleri "keyiften dörtköşe etmek" için bürokratik ve kırtasiyeci
hinoğluhinlikler: işte "namuslu" koalisyonun içyüzü.
Burjuva toplumun iliklerine dek kokmuş satılık parlamentarizmi yerine,
Komün düşünce özgürlüğü ve tartışmanın yutturmaca halinde yozlaşmadığı
örgenlikleri koyar. Bu örgenliklerde, düşünce özgürlüğü ve tartışma, yurtturmaca
halinde yozlaşmaz: çünkü parlemanterler [bu örgütlere seçilenler] kendileri
çalışmak, yasalarını kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri
denetlemek, bunlar üzerine, seçmenlerine karşı, doğrudan kendileri yanıt
vermek zorundadırlar. Temsili örgenlikler kalır; ama, özel sistem olarak,
yasama ve yürütme arasındaki işbölümü olarak, milletvekileri için ayrıcalıklı
durum olarak parlamanterizm, artık yoktur. Bir demokrasiyi, hatta
bir proletarya demokrasisini, temsilî örgenlikler olmaksızın düşünemeyiz;
ama, eğer bizim için burjuva toplumunun eleştirisi boş bir söz değil, eğer
bizim burjuvaziyi alaşağı etme isteğimiz, Menşevik ve Devrimci-Sosyalistlerde
olduğu gibi, Scheidemann'lar ve Legien'lerde, Sembat'lar ve Vandervelde'lerde
olduğu gibi, işçilerin oylarını avlamaya özgü "seçimlik" bir söz değil
de, ciddi ve içten bir istekse, demokrasiyi parlamentarizm olmaksızın düşünebiliriz
ve düşünmek zorundayız da.
Marx'ın Komün için olduğu gibi, proletarya demokrasisi için de gerekli
olan bu idarî personelin görevlerinden sözederken, karşılaştırma
terimi olarak "herhangi bir işverenin" personeli terimini kullanması, yani
"işçileri, sürveyanları ve muhasebecileri" ile alelâde bir kapitalist işletmeyi
alması, son derece anlamlıdır.
Marx'ta ütopyacılığın zerresi yoktur; o "yeni" bir toplum tasarlamaz,
"yeni" bir toplum türetmez. Hayır, o yalnızca, yeni toplumun eskisinin
içinden doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini,
doğal bir süreç olarak irdeler. Somut proleter yığın hareketi deneyimini
ele alır ve ondan pratik dersler çıkarmaya çalışır. Marx, Komün "okulundan
ders alır"; tıpkı bütün büyük devrimci düşünürlerin, ("silâha sarılmamak
gerekti" diyen Plekhanof, ya da "bir sınıf, özlemlerini kendisi sınırlandırmasını
bilmelidir" diyen Çereteli örneği) asla ukalaca bir "ahlâk" açısından yanaşmaksızın,
ezilen sınıf hareketlerinin büyük okulundan ders almakta duraksamadıkları
gibi.
Memurculuğu birdenbire, her yerde ve tamamen ortadan kaldırmak sözkonusu
edilemez. Bu bir ütopyadır. Ama, giderek tüm memurculuğun ortadan kalkmasını
sağlıyacak yeni bir yönetim makinesinin vakit geçirmeksizin kurulmasına
başlamak için, eski yönetim makinesini hemen kırmak bir ütopya değil,
Komün deneyinin ta kendisi, devrimci proletaryanın geciktirilmez, ivedi
görevinin ta kendisidir.
Kapitalizm, idarî "devlet" görevlerini basitleştirir; bu da, "tepeden
buyurma yöntemleri"nin yadsınmasını, ve, her şeyin toplumun tümü adına,
"işçilere, sürvenyanlara, muhasebecilere" işveren bir proleter- ler (egemen
sınıf) örgütüne bağlanmasını sağlar.
Biz ütopyacı değiliz. Tüm yönetim makinesinden, bütün devlet basamaklarından
bir anda vazgeçmeyi "hayal", etmiyoruz; proletarya diktatorasına
düşen görevlerin anlaşılmamasına dayanan bu anarşist düşler, marksizme
tamamen yabancıdır; ve gerçekte, sosyalist devrimi insaların değişecekleri
güne dek ertelemekten başka bir işe yaramaz. Bize gelince, biz, sosyalist
devrimi, astın üste bağımlılığından, denetimden, "sürveyan ve muhasebecilerden"
vazgeçmi- yecek olan bugünkü insanlarla yapmak istiyoruz.
Ama, buyruğu altına girilmesi gereken şey, bütün sömürülenlerin, bütün
emekçilerin silâhlı öncüsü olan proleteryadır. Devlet memurlarına özgü
"tepeden buyurma yöntemleri"ni, daha bugünden kentli halkın çoğunun mükemmelen
yapabileceği, dolayısıyla "işçi ücretleri" karşılığı pekâlâ yapılabilecek
olan çok basit işlerle, basit bir "gözetim ve muhasebe" uygulamasıyla değiştirmeye,
daha şimdiden, bugünden yarına, başlanabilir ve başlanmalıdır da.
Biz işçiler, kapitalizm tarafından daha önce yaratılmış bulunan şeyi
hareket noktası alıp, kendi işçi deneyimize dayanarak, sert bir disiplin,
silâhlı işçilerin devlet iktidarı tarafından korunan demirden bir
disiplin kurarak, büyük üretimi, biz kendimiz örgütleyeceğiz; devlet
memurlarını, (elbette her tür ve her düzeydeki uzmanları yerinde tutacak),
direktiflerimizin basit uygulayıcıları rolüne, sorumlu, geri alınması olanaklı
ve mütevazi bir para alan "sürve- yan ve muhasebeciler" durumuna indirgeyeceğiz:
İşte bizim proleterce görevimiz budur; işte proleter devrimi yaparken,
kendisinden başlanması olanaklı ve kendisinden başlanması gereken
şey budur. Büyük üretim temeline dayanan bu ilk önlemler, kendiliğinden,
tüm memurculuğun giderek "yokolması"na; gitgide basitleşen sürveyans [gözetim]
ve muhasebe görevlerinin, zamanla bir alışkanlık durumuna gelerek, ve ensonu
özel bir kategorideki bireylerin özel görevleri olarak ortadan kalkmak
üzere, bunların sırayla herkes tarafından yapılacağı bir düzenin -tırnak
içinde olmayan ve ücretli köleliğe hiç benzemiyen bir düzenin giderek kurulmasına
götürecektir.
70 yıllarının spiritüel bir Alman sosyal-demokratı, posta'nın örnek
bir sosyalist işletme olduğunu söylemişti. Bundan daha doğru bir şey yoktur.
Posta bugün kapitalist devlet tekeli örneğine göre örgütlendirilmiş bir
işletmedir. Emperyalizm, bütün tröstleri giderek bu tipten örgütler durumuna
dönüştürüyor. İşten bunalmış ve aç "basit" emekçiler, bu tip örgütlerde
burjuva bürokrasisinin pençesinde kıvranırlar. Ama toplumsal yönetim mekanizması,
bu örgütlerde daha şimdiden hazır durumdadır. Kapitalistler alaşağı edildikten,
bu sömürücülerin direnci silâhlı işçilerin demir pençesiyle kırılıp da
bugünkü bürokratik devlet makinesi parçalandıktan sonra, karşımızda, teknik
bakımdan harikulade araçlanmış, "asalaklık"tan kurtulmuş, ve birleşmiş
işçilerin, teknisyenleri, sürveyanları, muhasebecileri çalıştırarak, hepsinin
emeğini, tıpkı tüm "kamu" memurları gibi, bir işçi ücretiyle ödeyerek,
kendilerinin pekâlâ işletebilecekleri bir mekanizma var demektir. Bütün
tröstler bakımından hemen gerçekleştirilmesi mümkün, pratik, somut ve,
Komün tarafından (özellikle devlet örgüt,lenmesi alanında) pratik olarak
daha önce başlatıl- mış olan deneyi hesaba katarak, emekçileri sömürüden
kurtarmaya yetenekli görev, işte budur.
Ulusal ekonominin tümünün, posta gibi, teknisyenlerin, sürveyanların,
muhasebecilerin, silâhlı proletaryanın denetim ve yönetim altında bütün
memurlar gibi, "işçi ücretleri"ni geçmeyen bir aylık ala- cakları biçimde
örgütlenmesi: İvedi ereğimiz, işte budur. İşte, gereksindiğimiz devlet
ve onun ekonomik temeli. İşte, bir yandan parlamentarizm ortadan kaldırılırken,
bir yandan da temsilî örgenliklerin korunmasının vereceği sonuç; işte,
çalışan sınıfları, bu örgenliklerin burjuvazi tarafından bozulmasından
kurtaracak olan şey.
4. ULUS BİRLİĞİNİN ÖRGÜTLENMESİ
"... Komün'ün, geliştirmek için zaman bulamadığı, kısa bir ulusal örgütlenme
taslağında, hatta en küçük köylerin bile siyasal biçiminin Komün olması
gerektiği açıkça söylenmiştir..." Aynı biçimde, Paris "ulusal delegasyonu"nu
seçecek olanlar da, Komünlerdir.
"... Henüz merkezî bir hükümete kalmış bulunan, sayıca az, ama önemli
görevler, yanlışlığı biline biline söylendiği gibi, ortadan kaldırılmamalı,
ama komün memurlarına, yani sıkı sıkıya sorumlu memurlara verilmeliydi..."
"...Ulusun birliği parçalanmamalı, tersine, komünal Anayasa aracıyla
örgütlendirilmeliydi; ulus birliği, bu birliğin cisimleşmesi olduğunu ileri
süren, ama asalak bir urdan başka bir şey olmadığı halde ulustan bağımsız
ve ondan üstün olmak isteyen devlet gücünün parçalanması yoluyla, bir gerçeklik
durumuna gelmeliydi... Önemli olan, eski devlet iktidarının salt baskıcı
nitelikteki organlarının budanması, kesilip atılmasıydı; bu iktidarın meşru
görevleri, toplumun üstünde yer aldığını ileri süren bir otoriteden sökülüp
alınmalı ve toplumun sorumlu görevlilerine verilmeliydi."
Marx'ın bu düşüncelerini çağdaş sosyal-demokrasi oportünistlerinin ne
derecede anlamadıklarını -anlamak istemediklerini demek belki daha doğru
oluren iyi gösteren şey, dönek Bernstein'a Erostrat'vari [Erostrat, ün
kazanmak için, M.Ö. 356'da, dünyanın yedi harikasından biri sayılan Efes'teki
Diana tapınağını yakan kişinin adıdır. İslâm tarihinde, ün kazanmak için
zemzem kuyusuna işeyen kişi, Ebu Bevvab da, bu türden ünlüler arasında
sayılır. -ç] bir ün kazandıran kitaptır: Sosyalizmin öncülleri ve sosyal-demokrasinin
görevleri. Tam da Marx'ın yukarıda aktarmış bulunduğumuz parçası üzerine,
Bernstein şöyle yazıyordu: ... bu program "siyasal içeriği bakımından,
bütün anahatlarında, Proudhon'un federalizmiyla çarpıcı bir benzerlik gösterir...
Marx'la `küçük-burjuva' Proudhon arasında (Bernstein, dalga geçmek için,
'küçük-burjuva'yı tırnak içinde yazıyor) öteki bütün ayrılıklara karşın,
bu noktalar üzerindeki görüş biçimleri birbirine son derece benzemektedir."
Kuşkusuz, diye devam eder, Bernstein, belediyelerin önemi büyür, ama
"demokrasinin ilk görevinin, modern devletlerin, Marx ve Proudhon'un tasarladıkları
bu kalkışı (Auflösung, harfi harfine: gerçek ve mecaz anlamda dağılma)
ve örgütlenmelerindeki bu tam değişiklik (Umwandlung, değişim) :
yani bütün eski ulusal temsil biçimlerinin tamamen yokola- cakları biçimde,
kendileri de komünler delegelerinden oluşacak bölge ya da il meclisleri
delegelerinden bir ulusal meclis kurulması olduğu, bana kuşkulu görünüyor"
(Bernstein, a.g.e., 1899 almanca baskısı, s. 134 ve 136).
İşte düpedüz acayip bir şey: Marx'ın "asalak devlet gücünün parçalanması"
üzerine görüşlerini, Proudhon'un federalizmiyle karıştırmak! Ama bu bir
rastlantı sonucu değildir; çünkü Marx'ın burada, federalizmi merkeziyetçiliğe
karşıt olarak ele almak şöyle dursun, bütün burjuva ülkelerde olan eski
burjuva devlet makinesinin parçalanmasından sözettiği; oportünistin aklına
bile gelmez.
Oportünistin aklına, çevresinde, kendi küçük-burjuva darkafalılık ve
"reformist" durgunluk ortamında gördüğü şeyden, yani yalnızca "belediyeler"den
başka bir şey gelmez! Proletarya devrimine gelince, oportünist onu düşünmeyi
bile unutmuştur.
Bu gülünçtür. Ama bu nokta üzerinde Bernstein'la tartışılmamış olunması
da dikkate değer. Birçokları, özellikle Rus yazarlar arasında Plekhanof;
batı Avrupa yazarları arasında Kautsky, Bernstein'ı çürütmüşlerdir; ama
ikisi de, Marx'ın Bernstein tarafından bu bozulması üzerine hiçbir
şey süylememişlerdir.
Oportünist, devrimci olarak düşünmeyi ve devrimi düşünmeyi öylesine
unutmuştur ki, anarşizmin kurucusuyla, Proudhon'la böylesine karıştırdığı
Marx'ta "federalizm" görür. Ve ortodoks marksistler olduklarını ve marksizmin
devrimci doktrinini savunmak istediklerini ileri süren Kautsky de, Plekhanof
da, bu konuda susarlar. Burada, marksizmle anarşizm arasında, oportünistleri
olduğu kadar kautskistleri de belirleyen ve üzerinde konuşmak zorunda kalacağımız
ayrım üzerine o aşırı görüş yoksulluğunun köklerinden biri göze çarpar.
Marx'ın, Komün deneyimi üzerine aktarmış bulunduğumuz düşüncelerinde,
federalizmin izi bile yoktur. Marx, Proudhon'la, yalnızca oportünist Berns-
tein'ın farketmediği bir nokta üzerinde uzlaşır. Bernstein'ın onlârı uzlaşmış
gördüğü yerdeyse, Marx, Proudhon'la uzlaşmazlık halindedir.
Marx Proudhon'la şu anlamda uzlaşır ki, her ikisı de güncel devlet makinesinin
"parçalanma"sından yanadırlar. Marksizmin anarşizmle (Bakunin'le olduğu
gibi Proudhon'la da) bu benzeşmesini ne oportünistler görmek isterler,
ne de kautskist'ler; çünkü onlar, bu nokta üzerinde, marksizmden uzaklaşmış-
lardır.
Marx, federalizm konusunda (proletarya diktatoryasından ayrı olarak),
Prodhon ve Bakunin'le uzlaşmazlık halindedir. Federalizm ilkeleri, anarşizmin
küçük-burjuva düşünlerinden çıkar. Marx, merkeziyetçidir. Ve ondan aktarılan
parçalarda, merkeziyetçiliğe en küçük bir aykırılık yoktur. Yalnızca devlete
karşı boş bir küçük-burjuva "imanı" ile dolu kimseler burjuva makinesinin
parçalanmasını, merkeziyetçiliğin parçalanması olarak anlayabilirler!
Ama proletarya ve yoksul köylüler, eğer devlet gücünü ellerine alır,
komünler içinde tamamen özgür bir biçimde örgütlenir ve sermayeyi vurmak,
kapitalistlerin direncini kırmak, demiryollarının, fabrikaların, toprağın
vb. özel mülkiyetini ulusun tümüne, toplumun tümüne devretmek için, bütün
komünlerin eylemini birleştirirlerse, bu, merkeziyetçilik olmayacak
mıdır? Bu, en tutarlı demokratik merkeziyetçilik, üstelik'de proleter bir
merkeziyetçilik olmayacak mıdır?
Bernstein, özgür onaya dayanan bir merkeziyetçilik olanağını, komünlerin
ulus olarak özgürce bir birleşme olanağını, proleter komünlerin burjuva
egemenliğini ve burjuva devlet makinesini parçalamak amacıyla gönüllü kaynaşma
olanağıni algılamaya yetenekli değildir. Bütün darkafalılar gibi, Bernstein
de, merkeziyetçiliği, ancak tepeden, bürokrasi ve militarîzm tarafından
dayatılarak ayakta tutulabilen bir şey olarak düşünür.
Marx, doktrininin bu bozulma olanağını sanki önceden görmüş gibi, Komün'ü
ulusun birliğini yıkmak ve merkezî iktidarı ortadan kaldırmak istemiş olmakla
suçlamanın, bile bile bir yanlışlık yapmak olduğunu özellikle belirtir.
Marx, askerî, bürokratik burjuva merkeziyetçiliğine karşı, bilinçli, demokratik
proleter merkeziyetçiliğini koymak için, o "ulus birliğini örgütleme" deyimini
özellikle kullanır.
Ama ... işitmek istemiyenden daha kötü sağır yoktur. Ve çağdaş sosyal-demokrasi
oportünistleri devlet gücünün yıkılmasından, bu asalağın kesilip atılmasından
sözedilmesini, hiç mi hiç işitmek istemiyorlar.
5. ASALAK DEVLETİN YIKILMASI
Marx'ın bu konuyla ilgili parçalarını daha önce aktarmıştık; şimdi onları
tamamlıyacağız. Marx, şöyle yazıyordu:
"Genellikle, tamamen yeni tarihsel kuruluşların yazgısı, haksız yere,
kendileriyle az-buçuk bir benzerlik gösterdikleri toplumsal yaşamın daha
eski, hattâ kaybolup gitmiş biçimlerinin kopyası olarak kabul edilmektir.
Böylece, çağcıl devlet gücünü kıran (bricht) bu yeni Komün'de de,
ortaçağ komünlerinin bir canlanışı ... Montesquieu ve Girondin'lerin hayallerine
uygun bir küçük devletler federasyonu... merkeziyetçiliğin aşırılıklarına
karşı eski savaşımın abartılmış bir biçimi görülmek istendi..."
"Komünal kuruluş, o zamana dek toplumun sır- tından geçinen ve onun
özgür hareketini felce uğratan asalak ur tarafından, yani devlet tarafından
sahip çıkılan bütün güçleri, toplumsal bünyeye geri verecekti. Yalnız bu
olgudan dolayı, komünal kuruluş, Fransa'nın yeniden-canlanmasının hareket
noktası olabilirdi. .."
"... Kamünal kuruluş, tarım üreticilerini kentlerin entellektüel yönetimi
altına koyacak, onlara, kent işçilerinin kişiliğinde, çıkarlarının doğal
koruyucularını bulma güvencesini getirecekti. Bizzat Komün'ün varlığı,
apaçık bir şey olarak, beledî özgürlüğü içeriyordu; ama bu özgürlük, artık
ortadan kaldırılmış bulunan devlet iktidarı için bir engel değildi."
"Devlet gücünün", bu "asalak urun tahribi", bu gücün "budanması", "yıkılması",
"artık ortadan kaldırılmış bulunan devlet iktidarı" -Komün deneyimini değerlendiren
ve çözümleyen Marx, devletten işte bu terimlerle sözeder.
Bütün bunlar, yarım yüzyıldan daha az bir süre önce yazıldı; ve bugün,
bozulmamış bir marksizmi yeniden bulmak ve onu geniş halk yığınlarının
bilincine yerleştirmek için, arkeolojik kazılara girişmek gerekiyor. Marx'ın,
yaşamış olduğu son büyük devrim üzerine gözlemlerinden çıkardığı sonuçlar,
tam da proletaryanın yeni bir büyük devrimler çağı başladığı anda unutulmuş
bulunuyor.
"Bütün öteki hükümet biçimleri, o zamana dek baskı öğesi üzerine ağırlık
vermişlerdi; oysa, Komün üzerine yapılan yorumların ve Komün'den sağlanan
çıkarların çokluğu, Komün'ün yayılmaya adamakıllı elverişli bir siyasal
biçim olduğunu gösterir. Komün'ün gerçek sırrı şudur: Komün esas itibariyle
bir işçi sınıfı hükümeti, ürünlere-sahip-çıkanlar sınıfına karşı
üreticilerin sınıf savaşımı sonucu, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirmek
için, ensonu bulunmuş bir siyasal biçimdi..."
"Bu son koşul olmaksızın, komünal kuruluş olanaksız bir şey ve bir aldatmaca
olurdu..."
İçinde toplumun sosyalist yeniden-örgütlenmesinin oluşması gereken siyasal
biçimleri "keşfetmek" için, ütopyacılar büyük çabalar göstermişlerdir.
Anarşistler, siyasal biçimler sorununu toptan biryana atmışlardır. Çağdaş
sosyal-demokrasi oportünistleri, burjuva parlemanter demokratik devletin
siyasal biçimlerini, aşılmaması gereken bir sınır olarak kabul etmişler
ve bu biçimleri parçalamayı gözeten her girişime anarşizm adını
vererek, bu "model" önünde secdeye kapanmak için, cepheyi parçalamışlardır.
Marx, tüm sosyalizm ve siyasal savaşım tarihinden, devletin ortadan
kalkması gerektiği ve bu ortadan kalkışın (devletten devlet-olmayana geçiş)
geçici biçiminin de "egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya" olacağı
sonucunu çıkarmıştır. Bu geleceğin siyasal biçimleri'ne gelince,
Marx onları keşfetmek için kendini yormadı. Yalnızca, Fransa tarihini gözönünde
tutarak onu çözümlemek ve 1851 yılının Fransa tarihinin götürdüğü şu sonucu
çıkarmakla yetindi: olaylar, burjuva devlet makinesinin parçalanmasına
doğru gitmektedir.
Ve, proletaryanın devrimci yığın hareketi patlak verdiği zaman, bu hareketin
başarısızlığına, kısalığına ve apaçık güçsüzlüğüne karşın, Marx, onun ortaya
koyduğu biçimleri incelemeye koyulmuştur.
Komün, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirmeyi sağlamak için proleter
devrim tarafından "ensonu bulunmuş" olan biçimdir.
Komün, proleter devrim tarafından, burjuva devlet makinesini kırmak
için yapılmış ilk girişimdir; kırılmış olan şeyin yerine geçmesi
mümkün ve gerekli olan, "ensonu bulunmuş" olan siyasal biçimdir.
Daha ilerde, 1905 ve 1917 Rus devrimlerinin, ayrı bir çerçeve ve başka
koşullar içinde, Komün'ün eserini sürdürüp Marx'ın dahice tarihsel çözümlemesini
doğruladıklarını göreceğiz.
KOMÜN deneyiminin önemi üzerine söyleneceklerin özünü Marx söylemiştir.
Engels, Marx'ın çözümleme ve vargılarını açıklayarak, birçok kez bu konu
üzerine gelmiş ve bazan sorunun başka yönlerini öylesi- ne bir güçlülük
ve öylesine bir özgelikle aydınlatmıştır ki, bu açıklamalar üzerinde özel
olarak durmak zorundayız.
l. "KONUT SORUNU"
Engels, daha konut sorununu inceleyen yapıtında (1872), devrimin devlet
karşısındaki görevleri üzerinde her duruşunda, Komün deneyimini hesaba
katar. Bu somut konu üzerinde, bir yandan, proleter devletle bugünkü devlet
arasındaki -her iki durumda da devletten sözedilmesi olanağını sağlayan-
benzer çizgilerin, öte yandan da, onları birbirinden ayıran ve devletin
ortadan kalkmasına geçişi gösteren çizgilerin nasıl açıkça ortaya çıktıklarını
görmek çok ilginçtir.
"Öyleyse, konut sorununız nasıl çözmeli? Bu sorun, bugünkü toplum
içinde, bütün öteki toplumsal sorunlar nasıl çözüznlenirse, öyle çözümlenir:
arz ve talep arasında, giderek bir ekonomik denge kurarak. Ama, sorunun
durmadan yeniden-konulmasına engel olmayan bu çözüm, aslında bir çözüm
değildir. Bir toplumsal devrimin bu sorunu ne biçimde çözebile- ceği sorununa
gelince, bu yalnızca o devrimin içinde oluşacağı koşullara değil, ayrıca
çok daha geniş sorunların en önemlilerinden biri, kentle köy arasındaki
karşıtlığın ortadan kaldırılmasıdır. Gelecekteki toplumun örgütlenmesi
için ütopik sistemler kurmakla uğraşmıyacağımıza göre, bu konu üzerinde
daha fazla durmamız, yararsız olmaktan da öte bir şey olabilir. Şurası
kesindir ki, büyük kentlerde, daha şimdiden, usa uygun bir biçimde kullanılmak
koşuluyla bütün gerçek "konut bunalımı"nı hemen önlemeye yetecek kadar
konut vardır: Tabiî bu iş ancak bugünkü mülk sahiplerinin kamulaştırılmasıyla
evsiz-barksız, ya da evlerinde balık istifi gibi yaşıyan emekçiler tarafından
binalarının işgaliyle yapılabilir; ve, proletaryanın siyasal iktidarı elde
edeceği andan itibaren, kamu yararının gerektirdiği bu önlem, bugün konutlar
devlet tarafından ne kadar kolay kamulaştırılıyor ve savaş salmasına [tekâlifi
harbiye] tâbi tutulabiliyorsa, o kadar kolay gerçekleşecektir" (1887 almanca
baskı, s. 22)13
Burada devlet gücünün bir biçim değişikliği değil, yalnızca devlet çalışımının
içeriği düşünülüyor. Bugünkü devlet, konutları kamulaştırma ve savaş salmasına
tâbi tutma emrini verebilir. Biçim bakımından, proleter devlet de, konutların
savaş salmasına tâbi tutulmasını ve binaların kamulaştırılmasını "emredecektir".
Ama, eski yürütme aygıtının, yani burjuvaziye bağlı bürokrasinin, proleter
devletin niyetlerini uygulamaya elverişsiz olacağı da açıktır.
"... Belirtmek gerekir ki, bütün çalışma âletlerinin, bütün sanayinin
çalışan nüfus tarafından "gerçek temellükü", proudhoncu "satın-alma"nın
tamamen karşıtıdır. Proudhoncu çözüme göre, her işçi, evinin, tarlasının,
çalışma âletlerinin sahibi haline gelir. Öteki çözüme göreyse, "çalışan
nüfus", evlerin, fabrikaların ve çalışma âletlerinin kollektif mülk sahibi
olarak kalır; ve hiç olmazsa bir geçiş dönemi süresince, karşılığı ödenmeksizin,
bunların kullanımını bireylere ve özel topluluklara kolay kolay bırakmaz.
Tıpkı toprak mülkiyetinin ortadan kalkmasının, toprak rantının ortadan
kalkması değil, değişik bir biçim altında da olsa, topluma maledilmesi
demek olduğu gibi. Demek ki, bütün çalışma araçlarının çalışan nüfus tarafından
gerçek temellükü, kiralama ve kiraya vermenin devamını asla ortadan kaldırmaz."
(s. 68).
Burada şöyle bir değinilen sorunu, devletin sönmesinin ekonomik temelleri
sorununu, bundan sonraki bölümde inceliyeceğiz. Engels, proleter devletin,
"hiç olmazsa bir geçiş dönemi süresince", kira ödenmeksizin konutları "kolay
kolay" dağıtamıyacağını söyleyerek, düşüncesini büyük bir sakıntıyla dile
getiriyor. Tüm halkın mülkü olan konutların kira karşılığı şu ya da bu
aileye kiralanması, konut dağıtımı için bazı kuralların konmasını ve belirli
bir denetimi gerektirdiği gibi, bu kira-bedelinin toplanmasını da gerektirir.
Bütün bunlar, belirli bir devlet biçimini şart koşar; ama, ayrıcalıklı
bir durumdan yararlanan memurlarla birlikte, özel bir askerî ve bürokratik
aygıtı hiç mi hiç gerektirmez. Oysa, konutların bedava sağlanabileceği
bir duruma geçiş, devletin tamamen "sönmesi"ne bağlıdır.
Engels bu arada, blanquistlerin, Komün'den sonra ve Komün deneyiminin
etkisi altında kalarak, marksizmin ilkesel tutumunu benimsemelerinden sözederken,
onların bu tutumunu söz arasında şöyle tanımlar:
"Sınıfların ve sınıflarla birlikte devletin ortadan kalkmasına geçiş
olarak, proletaryanın siyasal eylem ve diktatoryası zorunluluğu..." (s.
55).
Sözcükler üzerinde eleştiri heveslileri, ya da "marksizmin yıkıcısı"
burjuvalar, "devletin ortadan kalkması"nın bu kabulü ile, Anti-Dühring'in
yukarıda aktarılmış bulunan parçasında, bu formülün anarşistçe sayılarak
yadsınması arasında belki bir çelişki göreceklerdir. Oportünistlerin Engels'i
de anarşistler arasında saydıklarını görmekte şaşılacak bir şey yoktur;
enternasyonalistleri anarşizmle suçlamak, günümüzde, sosyal-şovenler arasnda
gitgide yayılan bir uygulamadır.
Sınıfların ortadan kalkmasıyla devletin ortadan kalkması da gerçekleşecektir;
marksizmin her zaman öğretıgi şey budur. Anti-Dühring'in "devletin
sön- mesi" üzerindeki ünlü parçası, anarşistleri, devletin ortadan kaldırılmasından
yana oldukları için değil; devletin ortadan kalkmasının "bugünden yarına"
olanaklı olduğunu söyledikleri için suçlar.
Bugün hükümferma olan "sosyal-demokrat" öğreti, devletin ortadan kalkması
sorununda, marksizmin anarşizm karşısındaki tutumunu tamamen bozduğu için,
burada Marx ve Engels'in anarşistlerle bazı polemiklerini anımsatmak çok
yararlı olacak.
2. ANARŞİSTLERLE POLEMİK
Bu Polemiğin başlangıcı 1873'e dek çıkar. Marx ve Engels, bu tarihte
"otonomist" [özerkçi, muhtariyetçi], ya da "anti-otoriter" [tepeden inmeciliğe
karşı] proudhonculara karşı, sosyalist bir İtalyan dergisinde bazı yazılar
yayınlamışlardı; bu yazıların almanca çevirisi, Neue Zeit'de14,
ancak 1913'te çıktı.
Marx, anarşistlerle ve onların siyaseti yadsımalarıyla alay ederek,
şöyle yazıyordu:
"... Eğer işçi sınıfının siyasal savaşımı devrimci biçimlere bürünürse,
eğer burjuvazinin diktatoryası yerine, işçiler kendi devrimci diktatoyralarını
kurarlarsa, ilkelere karşı korkunç bir suç işlemiş olurlar; çünkü, silâhları
bırakmak ve devleti ortadan kaldırmak yerine, günlük sefil ve kaba gereksinimlerini
karşılamak ve burjuvazinin direncini kırmak için, devlete devrimci ve geçici
bir biçim verirler..." (Neue Zeit, 1913-1914, 32. yıl, C. 1, s.
40).
Marx, anarşistleri çürüttüğü zaman, yalnızca devletin bu " o biçim ortadan
kalkması"na karşı çıkıyordu! Devletin sınıflarla birlikte kaybolacağı,
ya da sınıfların ortadan kalkmasıyla ortadan kalkacağı düşününe değil,
işçiler adına, silâh kullanılmasının örgütlenmiş zordan, yani "burjuvazinin
direncini kırmaya" yarayacak devlet'ten yararlanmanın olası bir
yadsınmasına karşı çıkıyordu.
Marx anarşizme karşı savaşımının gerçek anlamının bozulmaması için,
proletarya için zorunlu olan devletin "devrimci ve geçici biçimini"ni
kesin olarak belirtir. Proletaryanın yalnızca bir zaman için devlete gereksinimi
vardır. Erek olarak devletin ortadan kalkması konusunda anarşistlerle
en küçük bir uzlaşmazlık halinde değiliz. Biz bu ereğe erişmek için, sömürücülere
karşı, devlet iktidarı aletlerinin, devlet gücü araçlarının, devlet iktidarı
yöntemlerinin geçici olarak kullanılmasının zorunlu olduğunu söylüyoruz;
tıpkı sınıfları ortadan kaldırmak için, ezilen sınıfın geçici diktatoryasını
kurmanın kaçınılmaz bir şey olduğunu söylediğimiz gibi. Marx, sorunu anarşistlere
karşı komanın en keskin, en açık biçimini seçer: kapitalistlerin boyunduruğundan
kurtulduktan sonra, işçilerin "silâhları bırakmaları" mı gerekir, yoksa
kapitalistlerin dirençlerini kırmak için bu silâhları onlara karşı kullanmaları
mı? Öyle olunca, eğer bir sınıf bir başka sınıfa karşı sistemli olarak
silâhlarını kullanırsa, bu, devletin "geçici bir biçimi" değildir de nedir?
Her sosyal-demokrat kendikendine sorsun: anarşistlerle polemikte, devlet
sorununu, kendisi böyle mi koyuyordu? II. Enternasyonal'deki resmî sosya-
list partilerin ezici çoğunluğu bu sorunu böyle mi koyuyordu?
Engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha dâ popüler bir biçimde
açıklar. Her şeyden önce kendi kendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren,
ya- ni her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük [hiyerarşi] ilişkisini,
her tür iktidarı yadsıyan prodonculardaki, düşün karışıklığını alaya alır.
Bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der Engels,
belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar
olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak
işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbi- rinin işlemesine
olanak olmadığı apaçık ortada değil midir?
Ve, şöyle yazar:
"... En aşırı anti-otoriterlerin karşısına bu kanıtlarla çıksam, şu
tek yanıtın arkasına sığınırlar: "Ah! doğru; ama burada bizim, delegelerimize
vereceğimiz bir otorite sözkonusu değildir, biz onlara yalnızca belirli
bir görev veriyoruz..." Bu adamlar, bir şeyin adını değiştirerek, o
şeyin kendisini de değiştirebileceklerini sanıyorlar..."
Engels, otorite ve özerkliğin görece kavramlar olduklarını; uygulama
alanlarının, toplumsal evrimin değişik evrelerine göre değiştini; bu kavramları
mütlak şeyler olarak kabul etmenin saçmalığını, gösterdikten; ve bunlara
makinelerin kullanıldığı alanın ve büyük sanayinin gitgide genişlediğini
de ekledikten sonra; otorite üzerindeki genel düşüncelerden devlet sorununa
geçer.
"... Eğer özerkçiler, diye yazar, geleceğin toplumsal örgütlenmesinin,
otoriteye ancak o zamanın üretim koşulları tarafından çizilen sınırlar
içinde göz yumacağını söylemekle yetinselerdi, onlarla anlaşabilirdik;
ama onlar otoriteyi zorunlu duruma sokan bütün gerçeklere gözlerini yumuyorlar
ve otorite sözcüğüne karşı çılgınca bir savaşım yürütüyorlar.
"Anti-otoriterler neden siyasal otoriteyi, devleti, kınamakla yetinmezler?
Bütün sosyalistler, devletin ve onunla birlikte siyasal otoritenin, gelecek
toplumsal devrimden sonra ortadan kalkacağını kabul etmekte birleşirler;
yani, kamu görevleri siyasal niteliğini yitirecek ve toplum çıkarlarını
gözeten yalın yönetsel görevler biçimine dönüşeceklerdir. Ama anti-otoriterler,
siyasal devletin, hattâ kendisini yaratmış olan toplumsal koşullar ortadan
kaldırılmadan önce, hemen ortadan kalkmasını isterler. Toplumsal devrimin
ilk işinin, otoritenin ortadan kaldırılması olmasını isterler.
"Bu baylar hiç devrim görmüş müdürler yaşamlarında? Devrim her halde
olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir kısmının, tüfek,
süngü ve top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi
iradesini nüfusun öteki ksmına zorla kabul ettirdiği bir eylemdir. Yenen
taraf, egemenliğini, silâhlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla sürdürmek
zorundadır. Eğer Paris Komünü, burjuvaziye karşı, silâhlanmış bir halkın
otoritesini kullanmasaydı, bir günden fazla tutunabilir miydi? Tersine,
onu, bu otoriteyi çok az kullanmış olmakla kınayamaz mıyız? Öyleyse, iki
şeyden biri; ya anti-otoriterler ne dediklerini kendileri de bilmiyorlar,
bu durumda, karışıklık yaratmaktan başka bir şey yapmıyorlar; ya da biliyorlar;
bu durumda proletarya davasına ihanet ediyorlar. Böylece, her iki durumda
da, yalnızca gericiliğin değirmenine su taşıyorlar" (s. 39).
Bu parçada, devietin sönmesi sırasında siyaset ve iktisat arasındaki
ilişkiler sorunuyla birlikte incelenmesi uygun olan sorunlara değinilmiş
bulunuluyor (bu konu, bundan sonraki bölümde incelenecektir) : Kamu görevlerinin,
siyasal görevler durumundan yalin yönetsel görevler durumuna dönüşümü sorunu
gibi; "siyasal devlet" sorunu gibi. Yanlış anlaşılmaya çok elverişli bulunan
bu son deyim, aslında devletin sönme sürecine bir anıştırmadır: bir an
gelir ki, sönme yolunda bulunan devlet artık siyasal olmayan bir devlet
olarak adlandırılabilir.
Engels'in bu parçasında bulunan en dikkate değer şey, onun, sorunu anarşistlere
karşı koyuş biçimidir. Engels'in çömezi olmak isteyen sosyal-demokratlar,
1873'ten bu yana, anarşistlerle milyonlarca kez tartışmışlardır; ama gerçek
odur ki, bu işi marksistlerin yapabileceği ve yapmaları gerektiği gibi
yapmamışlardır. Anarşistlerde, devletin ortadan kalkması düşünü,
karışık ve devrimci olmayan bir durumdadır: işte Engels sorunu böyle
koyuyordu. Açıkcası, anarşistlerin görmek istemedikleri şey devrimdir;
devrimin doğuşu ve gelişmesi, zorla, otoriteyle ve devlet gücüyle ilgili
özgül görevleridir.
Bugünkü sosyal-demokratlar için anarşizınin eleştirisi, alışıldığı üzere,
şu katıksız küçük-burjuva bayağılığına indirgenir: "Biz devleti kabul ediyoruz,
anarşistler etmiyor!" Kuşkusuz böylesine bir bayağı- lık, düşüncesi ne
kadar kıt, devrimciliği ne kadar yetersiz olursa olsun, işçilerde bir iğrenme
duygusu uyandırmaktan geri kalmaz. Engels'in dediği başkadır : o, devletin
ortadan kalkmasını, bütün sosyalistlerin, sosyalist devrimin bir sonucu
olarak kabul ettiklerini belirtir. Sonra da somut devrim sorununu, yani
sosyal-demokratların, söz uygun düşerse, "irdeleme" işini yalnızca anarşistlere
bırakarak, oportünizm gereği, alışıldığı üzere bir yana attıkları sorunu
koyar. Ve böylece Engels, boğayı boynuzlarından yakalar: Komün, devletin
devrimci iktidarını yani egemen sınıf olarak silâhlanmış, örgütlenmiş
proletaryayı, daha çok kullanmamalı mıydı?
Her taşın altından çıkan resmî sosyal-demokrasi, ya yalnızca darkafalı
bir burjuva istihzası, ya da en iyi olasılıkla, şu "sonra görürüz" biçimindeki
kaçamaklı safsatayla, proletaryanın devrimdeki somut görevleri sorununu
genellikle geçiştiriyordu. Ve anarşistler, şu sosyal-demokrasinin, görevini
yapmadığını, işçilerin devrimci eğitimi görevini yapmadığını söylemekte
yerden göğe dek haklıydılar. Engels, proletaryanın, aynı zamanda hem bankalar
hem de devletle ilgili olarak yapmak zorunda olduğu şeyi ve bunu nasıl
yapması gerektiğini, en somut bir biçimde irdelemek için, son proleter
devrim deneyiminden yararlanmıştır.
3. BEBEL'E MEKTUP
Marx ve Engels'in yapıtlarında bulduğumuz devletle ilglli en dikkate
değer düşüncelerden biri -eğer en önemlisi değilse- Engels'in Bebel'e yazdığı,
18- 28 Mart 1875 tarihli mektubun aşağıdaki parçasında- dır. Parantez içinde
belirtelim ki, bizim bildiğimize göre, bu mektup ilk olarak Bebel'in 1911'de
çıkmış olan Anılar'ının (Yaşamımdan Anılar ) II. cildinde yer almıştır;
yani yazılıp gönderilmesinden otuzaltı yıl sonra.
Engels, Bebel'e, Gotha program taslağını eleştirmek için yazıyordu (aynı
programı, Bracke'ye yazdığı ünlü mektubunda, Marx'la eleştirdi). Özellikle
devlet sorunundan sözederek, Engels, şöyle diyordu: ...
"Özgür halk devleti, özgür bir devlet olmuş. Özgür bir devlet, bu sözlerin
dilbilimsel anlamına göre, yurttaşları karşısında özgür bir devlet, yani
despotik hükümetli bir devlettir. Devlet üzerindeki bütün bu gevezelikleri,
özellikle, gerçek anlamda artık bir devlet olmayan Komün'den sonra, bırakmak
yerinde olurdu. Her ne kadar daha önce Marx'ın Proudhon'a karşı yazdığı
kitap [Felsefenin Sefaleti -ç:], daha sonra Komünist Manifesto,
sosyalist toplumsal rejimin kurulmasıyla, devletin kendiliğinden dağılıp
(sich auflöst) ortadan kalkacağını açıkça söylemişlerse de, anarşistler
halk devleti'ni yeterince kafamı- za kaktılar. Devlet, proletaryanın,
düşmanlarına karşı kuvvete dayanarak baskıyı örgütlemek için, savaşımda,
devrimde kullanmak zorunda bulunduğu geçici bir kurumdan başka bir şey
olmadığına göre, özgür bir halk devletinden sözetmek adamakıllı saçma bir
şeydir; proletarya devrimden sonra da devlete gereksinim duyacaksa,
bunu özgürlük adına değil, düşmanlarını baskı altında tutmak için duyacaktır.
Ve, özgürlükten sözetmenin olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak varolmaktan
çıkar. Bundan dolayı, devlet sözcüğünün yerine, her yerde, fransızca "komün"
sözcüğünü çok iyi karşılayan o nefis eski almanca sözcüğü "ortaklaşacılık"
(gemeinwesen; ortaklık) sözcüğünün konmasını önerebiliriz" (almanca aslının
321-322. sayfaları).
Bu mektubun, Marx tarafından bundan ancak birkaç hafta sonra yazılan
bir mektupta (Marx'ın mektubu 5 Mayıs 1875 tarihlidir) eleştirilen parti
programını konu edindiği ve o zaman Engels'in Londra'da Marx'la birlikte
yaşadığı gözden kaçırılmamak gerekir. Bundan dolayı, son cümlede, "biz"
diyerek Engels, hiç kuşku yok ki, hem kendi adına hem de Marx adına, Alman
işçi partisi başkanına, devlet sözcüğünü programdan çıkarma ve onun
yerine "ortaklaşacılık" sözcüğünü koyma önerisinde bulunur.
Eğer kendilerine böylesine bir program değişik- liği önerilseydi, oportünistlerin
koşutuna girmiş modern "marksizm" önderlerinin, bu "anarşizm"e karşı nasıl
hırladıklarını duyardık.
Varsın hırlasınlar. Bundan dolayı burjuvazi onlara övgü yağdıracak.
Bize gelince, biz işimizi sürdüreceğiz. Gerçeğe daha yakın olmak; marksizmi
bütün bozulmalardan arındırarak yeniden-kurmak; işçi sınıfını kurtarıcı
savaşımı içinde daha iyi yöneltmek için, partimizin programını gözden geçirirken,
Marx ve Engels'in öğüdünü kesinlikle gözönünde tutmalıyız. Marx ve Engels'in
öğütleri, kuşkusuz Bolşevikler arasında hasım bulmayacaktır. Yalnızca kullanılacak
terim bakımından güçlükle karşılaşılacağını sanıyoruz. A1mancada, "ortaklaşacılık"
anlamına gelen iki sözcük var; ve Engels, bunlardan kendi başına, ayrı
bir ortaklığı değil, bir bütünü, bir ortaklıklar sistemini belirtenini
seçiyor. Rusçada bu sözcük yoktur; ve belki de, bazı özürlerine karşın,
fransızca "komün" sözcüğünü seçmek gerekecektir.
"Komün, gerçek anlamda, artık bir devlet değildi"; - Engels'in, teorik
bakımdan çok önemli olan kesinlemesi işte budur. Kendinden önceki açıklamadan
sonra, bu kesinlemede anlaşılmayacak hiçbir şey yoktur. Komün, artık nüfusun
çoğunluğunu değil, bir azınlıği (sömürücüleri) ezmesi gerektiği ölçüde,
devlet olmaktan çıkıyordu; burjuva devlet makinesini kırmıştı; özel
bir baskı gücü yerine, sahneye halk kalabalığının kendisi giriyordu. Bütün
bunlar, sözcüğün gerçek anlamında devlete aykırı şeylerdir. Ve, eğer Komün
devam etseydi, Komün içinde varlığını sürdürmekte olan devlet kalıntıları
kendiliklerinden "sönerlerdi"; Komün, kurumlarını "kaldırma" gereksinimini
duymazdı: Bu kurumlar, artık yapacak hiçbir şeyleri kalmadığı ölçüde, işlemez
olurlardı.
"Anarşistler 'halk devleti'ni kafamıza kaktılar." Engels, böyle söylerken,
özellikle Bakunin'i ve onun Alman sosyal-demokratlarına karşı saldırılarını
düşünür: Engels, "halk devleti"nin, tıpkı "özgür halk devleti" gibi, bir
anlamsızlığı, sosyalizme bir aykırılığı olması ölçüsünde, bu saldırıların
haklılığını kabul eder. Alman sosyal-demokratlarının anarşistlere karşı
savaşımlarındaki yanlışlıkları gidermeye, bu savaşımı ilkeleri bakımından
doğru bir savaşım durumuna getirmeye, onu "devlet" üzerindeki oportünist
önyargılardan kurtarmaya çalışır. Ama heyhat! Engels'in mektubu otuzaltı
yıl boyunca, bir çekmecede gizli kalmıştır. Hattâ bu mektubun yayınlanmasından
sonra bile, Engels'in o zamanki uyarılarının nedeni olan yanlışlıkları,
gerçekte Kautsky'nin yinelemekte direndiğini, daha aşağıda göreceğiz.
Bebel, 21 Eylül 1875'te, bir mektupla Engels'e yanıt verir. Bu mektupta,
başka şeyler arasında, Engels'in program taslağı üzerindeki görüşünü "tamamen
paylaştığını" ve Liebknecht'i fazla uzlaşıcı davrandığı için kınamış olduğunu
bildirir (Bebel'in Anıları, almanca baskı, C. II, s. 334). Ama, eğer Bebel'in
Ereklerimiz adlı broşürüne bakarsak, orada, devlet üzerine kesin
olarak yanlış düşünceler buluruz:
"Bir sınıfın egemenliği üzerine kurulmuş olan devlet, halk
devleti haline dönüştürülmelidir" (Unsere Ziele, almanea baskı, 1886,
s. 14)
İşte, Bebel'in broşürünün dokuzuncu (dokuzuncu! ) baskısında
yer almış olan şey! Engels'in devrimci uyarıları bir çekmece içine tıkılıp
kaldığına, ve, yaşamın kendisi, zamanla devrim "alışkanlığını yitirdiğine"
göre, Alman sosyal-demokrasisinin, devlet üzerine o kadar inatla tekrarlanan
oportünist düşünlerin etkisinde kalmış olmasında şaşılacak hiçbir şey yoktur.
4. ERFURT PROGRAM
TASLAĞININ ELEŞTİRİSİ
Marksizmin devlet öğretisi çözümlenirken, Engels tarafından 19 Haziran
1891'de Kautsky'ye gönderilen -ve Neue Zeit'de ancak on yıl sonra
yayınlanmış bulunan- Erfurt program taslağı eleştirisinin15
sözü edilmeden geçilemez; çünkü bu yazı, özellikle, sosyal-demokrasinin
devlet örgütüyle ilgili sorunlardaki oportünist düşünlerinin eleştirisine
ayrılmıştır.
Engels'in, modern kapitalizmdeki dönüşümleri nasıl bir dikkat ve nasıl
bir düşünce derinliğiyle izlediğini, ve böylece, emperyalist çağımızın
sorunlarını belirli bir ölçüde, nasıl sezebildiğini gösteren, ekonomik
sorunlar üzerinde çok değerli bir gösterge-bilgi verdiğini de bu arada
belirtelim. Bu bilgi şudur: Program taslağında kapitalizmi belirlemek için
kullanılmış bulunulan "plan yokluğu" (Planlosgkeit) sözcükleri konusunda,
Engels, şöyle yazar:
"Eğer hisse senetli şirketlerden sanayinin bütün kollarını egemenliği
altına alan ve tekelleştiren tröstlere geçersek, bunun yalnızca özel üretimin
değil "plan yokluğu"nun da sonu olduğunu görürüz (Neue Zeit,
20. yıl, 1901-1902, C. I, s. 8).
Burada modern kapitalizmin, yani emperyalizmin teorik değerlendirmesinde
varolan en önemli şeyi, yani, kapitalizmin tekelci kapitalizm haline
dönüştüğü gözlemini buluruz. Bunun altını çizmek gerekir; çünkü tekelci
kapitalizmin, ya da tekelci devlet kapitalizminin, artık kapitalizm
olmadığını, bundan böyle "devlet sosyalizmi" olarak nitelendirileceğini
vb. iddia eden burjuva reformist önermesi, en yaygın yanlış düşünce durumundadır.
Elbette ki, tröstler, ne şimdiye dek tam bir planlama yapmışlardır, ne
de yapabilirler. Bununla birlikte, belirli bir planlamayı da uygularlar;
sermeye babaları, üretim hacmini ulusal, hattâ uluslararası ölçekte önceden
hesaplar ve bu üretimi bir plana göre düzenlerler; ama gene de kapitalist
rejim içinde kalırız; onun yeni bir evresinde, evet, ama yadsınmaz
bir biçimde kapitalist rejim içinde. Bu kapitalizmin sosyalizme
"yakın" olduğu gerçeği, proletaryanın gerçek temsilcileri için, sosyalist
devrimin yakınlığı, kolaylığı ola- nak ve ivediliği yararına bir kanıt
oluşturmalıdır; yoksa, bütün reformistlerin yaptığı gibi, âsla bu devrimin
yadsınmasına va kapitalizmin allanıp pullan- ması girişimlerine göz yummak
için kullanılan, bir kanıt değil.
Ama şimdi gene devlet sorununa dönelim. Engels, burada 1) Cumhuriyet
sorunu üzerine; 2) Ulusal sorunla devlet örgütü arasında varolan ilışki
üzerine; 3) yerel yönetsel özerklik üzerine olmak üzere, son derecede değerli
üç gösterge-bilgi veriyor.
Cumhuriyet sorununu, Engels, Erfurt program taslağı eleştirisinin ekseni
haline getirmiştir. Ve, Erfurt programının, tüm uluslararası sosyal-demokrasi
içinde kazandığı önem anımsanır da, bu programın tüm II. Enternasyonal'e
örnek olduğu düşünülürse, abartmaksızın, Engels'in burada tüm II. Enternasyonal
oportünizmini eleştirdiği söylenebilir.
"Taslağın siyasal istemler bölümünde büyük bir eksiklik var," diye yazar
Engels, "asıl söylenmesi gerekli olan şey söylenmemiş bulunuyor."
(Altı Engels tarafından çizilmiştir.)
Engels, sonra Alman Anayasasının, uyarınca söylemek gerekirse, 1850
aşırı gerici anayasasının [Prusya anayasasının -ç. ] bir kopyası olduğunu;
Reichstag'ın, Wilhelm Liebknecht'in deyimine göre, "mutlakiyetin [apış
arasındaki -ç.] asma yaprağı"ndan başka bir şey olmadığını ve "çalışma
araçlarının ortak mülk haline dönüşümü"nü -küçük devletlerin ve bir küçük
Alman devletleri konfederasyonunun varlığını meşrulaştıran bir anayasa
temeli üzerinde- gerçekleştirmek istemenin, "açıkça saçma" bir tutum olduğunu
gösterir.
Almanya'da, cumhuriyet isteminin, programa yasal olarak yazılamıyacağını
çok iyi bilen Engels, "ona (bu konuya) dokunmak tehlikeli olurdu" diye
ekler. Bununla birlikte, Engels, "herkes"in hoşlandığı bu apaçık düşünceden
pek o kadar hoşlanmaz. Şöyle sürdürür: "
Ama, ne olursa olsun, olaylar ileri doğru zorlanmalıdır. Bunun ne kadar
gerekli olduğunu, bugün sosyal-demokrat basının büyük bir kısmında yayılmaya
(einreissende) başlayan oportünizm apaçık gösterir. Partinin, sosyalistlere
karşı yasanın yenilenmesi korkusu içinde, ya da bu yasa yürürlükteyken
mevsimsiz olarak yayılmış bazı düşünleri anımsayarak, şimdi, bütün istemlerini
barışçı yoldan gerçekleştirmek için, Almanya'da yürürlükteki yasal düzeni
yeterli olarak kabul etmesi isteniyor"...
Alman sosyal-demokratlarının olağanüstü yasanın yenilenmesi korkusuyla
hareket etmeleri, Engels'- in birinci plana koyduğu ve duraksamaksızın
oportünizm olarak suçladığı, özsel bir olgudur. Almanya'da ne cumhuriyet
ne de özgürlük olduğu için, "barışçı" bir yol düşlemenin, sağduyuya
kesinlikle aykırı bir şey olduğunu söyler. Engels, elini-kolunu bağlamamak
için, hayli sakıntılıdır. Cumhuriyetin, ya da, çok büyük özgürlüğün varolduğu
ülkelerde, sosyalizme doğru barışçı bir evrimin "tasarlanabileceğini" (yalnızca
"tasarlamak"!) kabul eder. Ama Almanya'da, diye yineler,
"... hükümetin hemen her şeye kadir olduğu, Reichstag ve bütün öteki
temsilî kurumların gerçek bir güçleri olmadığı Almanya'da, böyle şeyler
ilân etmek ve üstelik bunu bir zorunluluk da olmadan yapmak, mutlakiyetin
[apış arasındaki -ç.] asma yaprağını kaldırmak ve onun çıplaklığını kendi
vücuduyla örtmek demektir..."
Mutlakiyetin çıplaklığını örtenler, aslında, büyük çoğunlukları içinde,
bu bilgileri "künk altına" koyan [saklayan] Alman sosyal-demokrat partisinin
resmî önderleridir.
"Böylesine bir siyasa, uzun erimde, partiyi yanlış. bir yola sürüklemekten
başka bir sonuç veremez. Genel ve soyut siyasal sorunlar birinci plana
konur, ve böylece, ilk önemli olaylarda, ilk siyasal bunalımda kendiliğinden
gündeme giren en ivedi somut sorunlar saklanır. Bundan, karar anında partinin
fenersiz yakalanması ve önemli noktalar üzerinde bu sorunların hiç tartışılmamış
olması yüzünden, karışıklık ve birlik yokluğunun egemen olmasından başka
ne sonuç çıkabilir?..
Bu; geçici günlük çıkarlar karşısında büyük temel düşüncelerin unutuluşu,
bu geçici başarılar peşinde koşma ve daha sonraki sonuçlarını hesaba katmadan
geçici başarılar yöresinde girişilen bu savaşım, bu, hareketin yarınının
bugüne feda edilerek yüzüstü bırakılışı, - bütün bunların belki namuslu
dürtüleri vardır. Ama bütün bunlar oportünizmdir ve oportünizm olarak kalır.
Oysa, "namuslu" oportünizm, belki de bütün oportünizmlerin en tehlikelisidir...
Partimizin ve işçi sınıfının, egemenliğe ancak demokratik bir cumhuriyet
biçimi altında ulaşabileceği, son derece açık bir şeydir. Demokratik cumhuriyet,
büyük Fransız Devriminin daha önce göstermiş olduğu gibi, proletarya diktatorasının
da özgül biçimidir..."
Engels burada, Marx'ın bütün yapıtlarını kırmızı bir çizgi gibi işaretliyen
o temel düşünü, yani demokratik cumhuriyetin proletarya diktatoryasına
götüren en kısa yol olduğu düşününü özellikle belirgin bir duruma koyarak,
yeniden ele alır. Çünkü böyle bir cumhuriyet, sermaye egemenliğini, dolayısıyla
yığınların ezilmesini ve sınıflar savaşımını hiçbir zaman ortadan kaldırmadığı
halde, kaçınılmaz bir biçimde, savaşımın genişlemesine, gelişmesine, depreşmesine,
kızışmasına göürür; öyle ki, ezilen yığınlarin dirimsel çıkarlarını karşılama
olanağı bir kez ortaya çıktıktan sonra, bu olanak, ancak ve yalnızca proletarya
diktatoryasında, bu yığınların proletarya tarafından yönetiminde gerçekleşir.
Tüm II. Enternasyonal için, bunlar da marksizmin "unutulmuş sözler"idir;
ve bu unutuş Menşevik partisi tarihinde, 1917 Rus devriminin [Şubat Devrimi
-ç.] ilk altı ayı sırasında çok belirgin bir biçimde ortaya çıkmış bulunuyor.
Federatif cumhuriyeti, nüfusun ulusal bileşimiyle ilişki halinde ele
alan Engels, şöyle yazar:
"Neyi gerçekleştirmek gerekir bugünkü Alman- ya'da? (Gerici kralcı Anayasası
ve Almanya'nın küçük devletler biçiminde, daha az gerici olmayan, 'prusyacılık'
özelliklerini bir tümü oluşturan bir Almanya içinde eritecek yerde, devam
ettiren bölünmesiyle birlikte). Bana kalırsa, proletarya, bir ve bölünmez
cumhuriyetten başka bir biçimden yararlanamaz. Birleşik Devletlerin engin
toprakları üzerinde, federatif cumhuriyet, bundan böyle doğuda bir engel
olmaya başlamasına karşın, bugün de, tümü bakımından, bir zorunluluktur.
Federatif cumhuriyet, iki ada üzerinde dört ulusun yaşadığı, ve tek parlamentoya
karşın, bugün bile yanyana üç farklı mevzuatın varolduğu İngiltere'de bir
ilerleme oluşturabilir. Küçük İsviçre'de, bu ülke yalnızca Avrupa devletler
sistemi içinde salt pasif bir üye olmakla yetindiği için, federatif cumhuriyet
uzun zamandan beri göz yumulması mümkün bir engel oluşturuyor. İsviçre
türü bir federatif örgütlenme, Almanya için büyük bir gerileme oluşturabilir.
Federal bir devleti merkeziyetçi bir devletten iki nokta ayırdeder: önce,
her federe devletin, her kanton'un, kendi öz yurttaşlık ve ceza yasalarına
kendi öz tüzel (adlî) örgütüne sahip olması; sonra da; halk meclisinin
yanısıra, büyük ya da küçük her kanton'un kanton olarak oy verdiği bir
federe devletler temsilcileri meclisinin varlığı." Federal devlet Almanya'da
tamamen merkeziyetçi bir devlete geçişi oluşturur; ve 1866 ve 1890'te yapılmış
"yukardan aşağı devrim" geriletmemeli, tersine, "aşağıdan yukarı bir hareket"le
tamamlanmalıdır.
Engels, devlet biçimleriyle ilgilenmeyi yararsız bulmak şöyle dursun,
tersine, üzerinde durulan geçici biçimin hareket ve varış noktalarını,
her belirli durum içinde, bu durumun tarihsel ve somut özelliklerine göre
belirlemek için, geçici biçimleri büyük bir özenle çözümlemeye çalışır.
Engels de, tıpkı Marx gibi proletarya ve ve proleter devrim açısından,
demokratik merkeziyetçiliği, bir ve bölünmez cumhuriyeti savunur. Federatif
cumhuriyeti, ya bir istisna ve gelişmeye bir engel olarak, ya da monarşiden
merkezileştirilmiş cumhuriyete bir geçiş olarak, ama bazı koşullarda bir
"ilerleme" olarak düşünür. Ve bu özel koşullar arasında, ulusal soruna
ilk planda yer verir.
Marx'ta olduğu gibi Engels'te de, her ikisinde de küçük devletlerin
gerici niteliğini ve bazı somut durumlarda bu gerici niteliği gizlemek
için ulusal so- rundan yararlanılmasını amansızca eleştirmiş olmalarına
karşın, yapıtlarının hiçbir yerinde, bir istek belirtisi halinde de olsa,
ulusal sorunun öneminin küçümsendiği, geçiştirildiği görülmez; oysa Hollandalı
ve Polonyalı marksistler, "kendi" küçük devletlerinin dar burjuva milliyetçiliğine
karşı son derece haklı savaşımdan hareketle çoğu kez ulusal sorunun önemini
küçümseme, geçiştirme hatasını işliyorlar.
Hattâ, coğrafi koşulların, dil birliğinin ve yüzlerce yıllık tarihin,
ülkenin küçük parçalara bölünmesiyle ilgili olarak ulusal soruna "son vermesi"
gerekir gibi görünen İngiltere'de bile, Engels, ulusal sorunun henüz bir
sonuca bağlanmamış olması açık gerçeğini hesaba katar; ve bu yüzden, federal
cumhuriyeti bir "ilerleme" olarak düşünür. Kuşkusuz, bunda ne federal cumhuriyetin
kusurlarını eleştirmekten, ne de birlikçi, demokratik ve merkeziyetçi cumhuriyet
yararına propaganda ve kararlı savaşımdan bir vazgeçme belirtisi vardır.
Ama bu demokratik merkeziyetçiliği, Engels, hiçbir zaman, burjuva ve
aralarında anarşistierin de bulunduğu küçük-burjuva ideologların ona verdikleri
bürokratik anlamda anlamaz. Engels bakımından, merkeziyetçilik, "komünler"
ve bölgelerin devlet birliğini tamamen kendi istekleriyle savunmaları koşuluyla,
her tür bürokratizm ve her tür yukarıdan "buyurma"yı söz götürmez biçimde
orta- dan kaldıran geniş bir yerel yönetsel özerkliliği hiç mi hiç aldırmaz.
Devlet üzerine, marksist bir programın temelinde bulunması gereken görüşlerini
geliştirerek, "...0 halde, merkezci cumhuriyet" diye yazar Engels. "Ama,
1798'de kurulmuş, imparatorsuz imparatorluktan başka bir şey olmayan bugünkü
Fransız Cumhuriyeti anlamında değil. 1792'den 1798'e dek, her fransız ili,
her komün (Gemeinde), Amerikan modeline göre, tam yönetsel özerkliliğine
sahipti. Bizim de tıpatıp sahip olmamız gereken şey bu- dur. Bu özerkliliğin
nasıl örgütleneceğini ve bürokrasiden nasıl vazgeçilebileceğini, Amerika
ve birinci Fransız cumhuriyeti bize göstermiş bulunuyor; ve bugün de, Avustralya,
Kanada ve öteki İngiliz sömürgeleri bize aynı şeyi gösterir. Böylesine
bir bölgesel ve komünal özerklilik, örneğin, Kanton'un Bund (yani konfederal
devletin tümü -L.) karşısında, ama aynı zamanda il (Bezirk) ve komün
karşısında da, gerçekten çok bağımsız bulunduğu İsviçre federaliz- minden
çok daha fazla özgürlük kaldırır. Kantonal hükümetler, illerin genel yöneticilerini
(Bezirksstatthalter) ve valilerini atarlar; bu yöntem ingilizce
konuşulan ülkelerde hiç bilinmez, ve biz de, gelecekte, Prusyalı Landrate
ve Regierungsrate'lerden (komiserler, yönetim çevresinin polis şefleri,
yöneticiler ve genel olarak yukardan atanan memurlar-L.) kurtulmakta ne
kadar kararlıysak, bu yöntemden kurtulmakta da o kadar kararlı olmalıyız."
Bundan dolayı, Engels, programın özerklilikle ilgili maddesinin şöyle formüle
edilmesini önerir: "İl, ilçe ve bucaklarda genel oyla seçilmiş memurlar
aracıyla, tam özerk yönetim. Devlet tarafından atanmış bütün yerel ve bölgesel
otoritelerin ortadan kaldırılması."
Kerenski ve öteki "sosyalist" bakanlar hükümeti tarafından yasaklanan
Pravda'da16 (28 Mayıs 1917 tarihli
68. sayısında), bizim sözde devrimci bir sözde demokrasinin sözde sosyalist
temsilcilerinin, bu noktada -tabiî yalnızca bu noktada değil, nerde o günler-
demokratizm'den göze batar bir biçimde ayrıldıklarını göstermek
fırsatını daha önce bulmuştum. "Koalisyon" larıyla emperyalist burjuvaziye
bağlanmış bulunan adamların, bu söylenenlere sağır kalmalarında anlaşılmayacak
bir şey yoktur.
Engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan
bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir belginlikle çürüttüğünü belirtmek
büyük bir önem taşır. Bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezî
bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. Bu, yanlıştır. Engels tarafından
sözkonusu edilen, 1792 -1798 merkezî Fransız Cumhuriyeti ve federatif İsviçre
Cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. Gerçekten demokratik merkezî
cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük sağlıyordu. Başka
bir deyişle, tarihin gördüğü azamî yerel, bölgesel vb. özgürlükler,
federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezî cumhuriyet tarafından
sağlanmıştır.
Partimiz, tüm federatif ve merkezî cumhuriyet sorunuyla yerel, idarî
özerklilik sorununa olduğu gibi, bu olguya da, propaganda ve ajitasyonunda
yeterince dikkat göstermemiş ve gene de göstermiyor.
5. MARX'IN
İÇ SAVAŞ'ININ 1891 ÖNSÖZÜ
Engels, Fransa'da İç Savaş'ın üçüncü baskısına yazdığı önsözde
-18 Mart 1891 tarihini taşıyan ve ilk kez Neue Zeit'de basılan önsöz-,
devlet karşısındaki tutum üzerine çok yararli bazı düşüncelerin yanısıra,
Komün'den çıkan dersleri dikkate değer bir belirginlikle özetler. Yazarını
Komün'den ayıran yirmi yıllık dönemin bütün deneyleriyle zenginleşmiş bulunan
bu özet, özellikle Almanya'da çok yaygın olan "devlete körükörüne iman"a
karşı yöneltilmiştir ve haklı olarak bu sorun üzerinde marksizmin son
sözü olarak kabul edilebilir.
Fransa'da, her devrimden sonra, işçiler silâhlanmışlardır, diye belirtir
Engels; "öyleyse, iktidarda bulunan burjuvalar için, işçilerin silâhsızlandırılması
ilk görevdi. Bundan ötürü, işçilerin kanı pahasına başarılan her devrimden
sonra, işçilerin yenilgisiyle biten yeni bir savaş patlar".
Burjuva devrimler deneyiminin bilançosu, anlamlı olduğu kadar özlüdür
de. Devlet sorununda da, sorunun özü (ezilen sınıf silâha sahip mi?) olduğu
gibi, yetkin bir biçimde kavranmıştır. Küçük-burjuva demokratları gibi,
burjuva ideolojisi etkisinde kalan profesörler de, çoğunlukla, bu öz üzerinde
hiç söz etmezler. 1917 Rus devriminde [Şubat Devrimi -ç.], burjuva devrimlerin
bu gizemini açıklama görevi (bir Cavaignac'ın görevi), "kendisi de marksist"
olan, "menşevik" Çereteli'ye düştü. Çereteli, 11 Haziran'daki "tarihsel"
söylevinde, burjuvazinin Petrograd işçilerini silâhsızlandırmaya kararlı
olduğunu açıklama sakıntısızlığında bulundu; bu kararı, açıkça, aynı zamanda
kendi kararı olarak ve daha genel biçimde, bir "devlet" zorunluluğu olarak
sunuyordu!
Çereteli tarafından 11 Haziran'da verilen tarihsel söylev, 1917 devriminin
bütün tarihçileri için, kuşkusuz, Çereteli efendi tarafından yönetilen
Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler blokunun, devrimci proletaryaya karşı,
nasıl burjuvaziden yana çıktığını en iyi gösteren örneklerden biri olacaktır.
Engels'in, gene devlet sorununa bağlı bir başka düşüncesi de, dinle
ilgilidir. Alman sosyal-demokrasisinin, kangren yayılıp gitgide daha çok
oportünistleştikçe, kendini ünlü, "din özel bir sorundur" formülünün yanlış
ve burjuvaca bir yorumuna gitgide daha fazla kaptırdığı bilinir. Bilindiği
gibi, bu formül, din sanki devrimci proletaryanın partisi içinde de özel
bir sorunmuş gibi yorumlanıyordu!! Engels, proletaryanın devrimci programına
bu kesin ihanete karşı isyan etti. 1891'de, partisi içinde ancak çok güçsüz
oportünizm tohumları gözlemleyebilen Engels, düşüncelerini aşırı bir sakıntıyla
açıklıyordu:
"Komün'de hemen hemen salt işçiler, ya da işçilerin ünlü temsilcileri
yer alıyorlardı; bu yüzden, alınan kararlar açıkça proleter bir nitelik
taşıyordu. Komün, ya devlete göre dinin özel bir sorundan başka
bir şey olmadıği ilkesinin gerçekleşmesi gibi, cumhuriyetçi burjuvazinin
düpedüz korkaklıktan savsakladığı, ama işçi sınıfının özgür eylemi için
zorunlu bir temel oluşturan reformları kararlaştırıyor; ya da doğrudan
doğruya işçi yararına alınmış, ve bir yandan da, eski toplumsal düzende
derin yarıklar açan kararları resmen yayınlıyordu..."
Engels, "devlete göre" sözcüklerinin altını özellikle çizmiştir; bunu
yaparak, Alman oportünizmine bir vuruş indiriyordu. Alman oportünizmi,
dinin partiye göre özel bir sorun olduğunu söylüyor, ve böylece,
devrimci proletaryanın partisini, hiçbir dinden olunmamasını kabule razı,
ama dine karşı savaşımdan elçeken alelâde küçük-burjuva "özgür düşünür"ü
düzeyine düşürüyordu. Oysa Parti'nin bir görevi de, halkı alıklaştıran
din afyonuyla savaşmaktı.
Bu partinin 1914'teki utanç verici batkısının nedenlerini araştıran
Alman sosyal-demokrasisinin gelecekteki tarihçisi, bu sorun üzerine partinin
ideolojik önderi Kautsky'nin yazılarındaki oportünizme kapıyı ardina dek
açan kaçamaklı açıklamalardan bu partinin, 1913'te, Los-von-Kirche Bewegung
(Kiliseden ayrılma hareketi) karşısındaki tutumuna dek, yüklü ve ilginç
belgeler bulacaktır.
Ama şimdi, Engels'in, Komün'den yirmi yıl sonra, savaşım içindeki
proletaryaya Komün'ün sağladığı dersleri nasıl özetlediğini görelim.
İşte ilk plana koydukları:
" ... Az zaman önce merkezileştirilmiş bulunan hükümetin bastırıcı gücüne,
yani 1798'de Napoleon tarafından kurulmuş ve o zamandan buyana, her yeni
hükümet tarafından minnetle devralınıp hasımlarına karşı kullanılmış olan
ordu, siyasî polis ve bürokrasiye gelince, bu güç, şimdi Paris'te alaşağı
edilmiş olduğu gibi, her yerde alaşağı edilmiş olmaliydı.
Komün, işçi sınıfının, iktidara geçtikten sonra eski devlet makinesiyle
yönetmeyi sürdüremiyeceğini hemen kabul etmek zorunda kaldı; henüz ele
geçirmiş bulunduğu egemenliği yeniden yitirmemek için, bu işçi sınıfı,
bir yandan, o zamana dek kendisine karşı kullanılmış eski baskı makinesini
yok etmek, ama öte yandan da, kendi öz vekil ve memurlarına karşı, onların
her zaman ve ayrımsız geri alınabilir olduklarını açıklayarak, önlem almak
zorundaydı..."17
Engels, gene ve hep belirtir ki, yalnız monarşi rejiminde değil, demokratik
cumhuriyette de devlet, devlet olarak kalır; yani, memurları "toplumun
hizmetkârları" durumundan toplumun efendileri durumuna dönüştürmek
olan başlca ayırdedici niteliğini korur.
"... Daha önceki bütün rejimlerde, başlangıçta toplumun hizmetkârları
olan devlet ve devlet örgenliklerinin toplumun efendileri durumuna bu kaçınılmaz
dönüşümünden sakınmak için, Komün iki sağlam araç kullandı. İlk olarak,
bütün yönetsel, tüzel ve eğitsel işlerde görevlendirilecek kimselerin,
bu işlerle, ilgili herkesin oy verdiği seçimlerle seçilmesi ve tabiî bütün
görevlilerin, aynı ilgililerce her an geri alınabilmesi yöntemini kabul
etti. Ve ikinci olarak, en aşağısından en yükseğine, bütün görevler için,
ancak işçilerin aldığı kadar bir para ödedi. Ödediği en yüksek görevli
ücreti 6.000 franktı.[Bu para, nominal kurdan 3.400 ruble
dolaylarındadır, cari kurdan ise 6.000 ruble kadar tutar. Devletin tümü
bakımından en çok 6.000 ruble -yeterli tutaryerine, örneğin belediyelerde
9.000 rublelik ücretler teklif eden Bolşevikler, bağışlanmaz bir hata işliyorlar.]
Böylece, üstelik temsilî kurullar delegelerinin emredici vekâletleri [Emredici
vekâlet: Seçilenin, kendisine vekâlet verenlerin yönergesi yönünde
davrandığı, o yönde oy kullandığı siyasal temsil sistemi. -ç.] biryana,
makam ve ikbal avcılığına bir son veriliyordu..."
Engels, burada, tutarlı demokrasinin bir yandan sosyalizme dönüştüğü,
öte yandan da sosyalizmi gereklileştirdiği o ilginç sınıra varıyor.
Gerçekten devletin ortadan kalkması için, devlet hizmetlerinin büyük çoğunluk
tarafından, giderek tüm halk tarafından yapılabilecek kadar basit kayıt
kuyut ve denetim işlemlerine dönüsmeşi gerekir. Ve, ikbal avcılığının tamamen
ortadan kalkması ise, devlet hizmetindeki "onursal" görevlerin, en özgür
kapitalist ülkelerde bile sık sık olduğu gibi, banka ve anonim şirketlerdeki
yüksek kazançlı mevkilere erişmek için basamak hizmeti görmekten çıkmasına
bağlıdır.
Ama Engels, örneğin, ulusların kendi yazgılarını kendileri belirleme
hakkı konusunda bazı marksistlerin düştükleri hataya düşmez: Bazı marksistler,
bu hâk kapitalist rejimde gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şeydir, sosyalist
rejimde ise gereksiz bir duruma gelir, derler. Görünüşte akıllıca, ama
aslında yanlış olan bu düşünce, bütün demokratik kurumlara, bu arada
memurların mütevazi ücretlerine de uygulariabilir; çünkü sıkısıkıya tutarlı
bir demokratizm, kapitalist rejimde gerçekleşmesi olanaklı olmayan bir
şeydir; sosyalist rejimde ise, tüm demokrasi sönerek son bulacaktır.
Bu safsata, şu eski şakaya benzer: Saçından bir kıl dökülürse insan
dazlak olur mu?
Demokrasiyi sonuna dek geliştirmek, bu gelişmenin biçimlerini
araştırmak, bu biçimleri pratiğin deneyinden geçirmek vb.: toplumsal
devrim savaşımının en önemli görevlerinden biri de budur. Tek başına alındığı
zaman, hangisi olursa olsun, hiçbir demokratizm sosyalizmi sağlamaz;
ama gerçek yaşamda, demokratizm asla "tekbaşına" değil, "tümün içinde"
alınacaktır; demokratizim bir yandan ekonomik gelişmenin etkisine uğrayacak,
ama bir yandan da, dönüşümünü uyardığı ekonomi üzerinde etkide bulunacaktır
vb. ... Yaşayan tarihin diyalek- tiği böyledir.
Engels devam eder:
"... Şimdiye kadarki biçimiyle devlet gücünün bu yıkılması (Sprengung)
ve yerini, yeni, gerçekten demokratik bir iktidara bırakması, İç Savaş'ın
üçüncü bölümünde ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır. Ama orada anlatılan
şeylerden birkaçı üzerinde burada kısaca durmak zorunluydu; çünkü, Almanya'da,
devlete karşı aşırı bağlılık, felsefeden ortak bilince; burjuvazinin, hatta
birçok işçinin ortak bilincine geçmiş bulunuyor. Filozofların kafasında,
devlet, "düşünün gerçekleşmesi", ya da Tanrının dünya üzerindeki egemenliğinin
felsefe diline aktarılmış biçimidir; hakikat ve tanrısal adaletin gerçekleştiği,
ya da gerçekleşmesi gereken alandır. Devlete ve devletle ilgili her şeye
karşı beslenen o boş dindarca saygı bu anlayıştan doğar; ve insanlar, daha
beşikten beri, bütün işlerin ve bütün toplum çıkarlarının, ancak şimdiye
dek nasıl çekilip çevrilmişlerse öyle, yani ancak devlet ve işi tıkırında
devlet memurları tarafından çekilip çevrilebileceğini düşünmeye ne kadar
alışmışlarsa, bu körükörüne saygı o kadar kolay yerleşir. Ve, soydan geçme
krallığa beslenen imandan kurtulup da, artık demokratik cumhuriyet üzerine
ant içmekten aşağısı kurtarmadığı zaman, çok cüretkâr bir adım atıldığı
sanılır. Ama gerçekte, devlet, bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında
tutmasına yarayan bir makineden başka hiçbir şey değildir; ve bu, monarşide
ne kadar böyleyse, demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir; bu konuda
söylenebilecek tek şey, devletin sınıf egemenliği savaşımında galip proletarya
tarafından devralınmış bir kötülük olduğu, ve, proletaryanın, yeni ve özgür
toplumsal koşullarda büyümüş bir kuşak tüm bu devlet hurdasından kurtulacak
hale gelinceye dek, tıpkı Komün gibi, onun en zararlı yönlerini hemen ve
azamî derecede budamaktan geri kalamıyacağıdır."
Engels, krallığın yerine cumhuriyeti geçirecekleri sırada, genel olarak
devlet sorununda sosyalizmin ilkelerini unutmamaları için Almanları uyarır.
Engels'in uyarmaları, bugün, doğrudan doğruya, "koalisyon" uygulamalarında
boş devlet inanlarını, devlete karşı boş dindarca saygılarını açığa vuran
Çereteli ve Çernof efendilere yönelmiş bir ders gibi görünmektedir.
İki şey daha ekliyeceğim: 1) Engels, tıpkı bir krallıkta olduğu "kadar",
demokratik bir cumhuriyette de, devletin "bir sınıfın bir başka sınıfı
baskı altında tutmasına yarayan bir makineden" başka bir şey olmadığını
söylerken, bu sözleriyle asla, bazı anarşistlerin "tedris ettikleri" gibi,
baskı biçiminin şöyle ya da böyle olmasının proletarya bakımından
önem taşımadığını anlatmak istemez. Sınıf savaşımının ve sınıfları baskı
altında tutmanın daha geniş, daha özgür, daha açık bir biçimi, proletaryanın
genel olarak sınıfların ortadan kalkması için yürüttüğü savaşımı önemli
derecede kolaylaştırır.
2) Neden bütün bu devlet hurdasından yalnız yenı bır kuşak kurtulabilecektir?
Bu sorun, şimdi sözünü edeceğimiz demokrasinin aşılması sorununa bağlanır.
6. ENGELS VE DEMOKRASİNİN
AŞILMASI
Engels, "sosyal-demokrat" adlandırmasının bilimsel yanlışlığını
gösterirken, bu nokta üzerindeki düşüncesini açıklamıştır.
1870 yıllarında, en başta "uluslararası" konulara olmak üzere (Internationales
aus dem Wolksstaat)[Wolksstaat (halk devleti)
içinde ele alınmış uluslararası nitelikte konular.], çeşitli konulara
ayrılmış yazılarından meydana gelen derlemenin 3 Ocak 1894 tarihli önsözünde,
yani ölümünden bir buçuk yıl önce, Engels, yazılarında "sosyal-demokrat"
değil "komünist" sözcüğünü kullandığını, çünkü bu dönemde, Fransa'da
prudhoncuların, Almanya'da lasalcıların kendilerine sosyal-demokrat dediklerini
yazar.
Ve şöyle devam eder:
"... Marx için de, benim için de, kendi öz görüşümüzü dile getirmek
için, bu kadar esnek bir deyimi kullanmakta kesin bir olanaksızlık vardı.
Bugün durum değişmiştir; ve bu sözcük ("sosyal demokrat"), gene de elverişsiz
(unpassend) kalmasına karşın, ekonomik programı yalnızca genel olarak
sosyalist değil, açıkça komünist olan bir parti için, son siyasal ereği
tüm devletin, dolayısıyla demokrasinin ortadan kaldırılması olan bir parti
için, gerektiğinde pekâlâ kullanılabilir (mag passieren). Ayrıca,
gerçek (altı Engels tarafından çizilmiştir) siyasal partilerin adları
hiçbir zaman kendilerine tam olarak uymaz; parti gelişir, adı olduğu gibi
kalır."
Diyalektikçi Engels, yaşamının son günlerinde de, diyalektiğe bağlı
kalır. Marx ve ben, der, parti için kusursuz, bilimsel bakımdan doğru bir
ada sahiptik, ama o zamanlar gerçek proleter partisi, yani proleter yığın
partisi yoktu. Şimdi (19. Yüzyılın sonu), gerçek bir parti var, ama adı
bilimsel bakımdan doğru değil. Ne çıkar; bu ad "kullanılabilir"; yeter
ki, parti gelişsin; yeter ki, adının bilimsel bakımdan doğru olmadığı aklından
çıkmasın ve onu doğru yönde gelişmekten alıkoymasın!
Belki şaka yapmayı seven biri biz Bolşevikleri de, Engels gibi avutmaya
kalkabilir: Gerçek bir partiye sahibiz; hayran olunacak biçimde gelişiyor;
öyleyse, şu saçma ve barbar "bolşevik" sözcüğü 1903 Brüksel-Londra kongresinde
çoğunluğu kazanmış olmamız gibi tamamen rastlansal bir olgudan başka hiçbir
şey anlatmamasına karşın, pekâlâ "kullanılabilir"... Cumhuriyetçiler ve
"devrimci" küçük-burjuva demokrasisi tarafından, Temmuz Ağustos 1917'de
partimize yapılan zulümlerin "bolşevik" sözcüğünü halkın gözünde o kadar
onurlu bir duruma getirdiği şu anda; bu zulümlerin, ayrıca, partimiz tarafından
gerçek gelişmesi içinde başarılan engin tarihsel ilerlemenin bir belirtisi
olduğu şu anda, belki ben bile, Nisan'da yapmış olduğum öneriyi, partimizin
adını değiştirme önerisini, ileri sürmeye çekinebilirim. Belki, arkadaşlara
bir "kompromi" [uzlaşma] önerebilirim: "Bolşevikler" sözcüğünü ayraç içinde
koruyarak, partimize Komünist Partisi adını vermek biçiminde bir kompromi.
Ama partinin adlandırılma sorunu, devrimci proletaryanın devlet karşısındaki
tutumu sorununun yanında son derece önemsiz kalır.
Devlet üzerindeki alışılmış düşüncelerde, Engels'in burada sözü edilen
önsözünde dikkati çektiği ve yukarda gerçekten değinmiş bulunduğumuz yanılgıya
sık sık düşülüyor; devletin ortadan kalkmasının, demokrasinin de ortadan
kalkması olduğu; devletin sönmesinin, demokrasinin de sönmesi demek olduğu
sık sık unutuluyor.
Böyle bir sav, ilk bakışta çok garip ve anlaşılmaz görünür; belki de,
azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi ilkesine uyulmadığı bir toplumsal düzenin
kurulmasını istediğimize inananlar çıkacaktır; çünkü, eninde sonunda, demokrasi
bu ilkenin kabulü demek değil midir?
Hayır. Demokrasi ile azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi özdeş şeyler değildir.
Demokrasi, azınlığın çoğunluğa boyun eğmesini kabul eden, tanıyan bir devlettir;
başka bir deyişle, demokrasi, bır sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun
bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı sistemli zor uygulamasını
sağlamaya yarayan bir örgüttür.
Biz, devletin, yani tüm örgütlenmiş ve sistemli zorun, genel olarak
insanlar üzerine uygulanan her tür zorun otdadan kalkmasını son erek olarak
alıyoruz. Biz, azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi ilkesine uyulmayacağı bir
toplumsal düzenin çıkagelmesini beklemiyoruz. Ama biz, sosyalizmi yürekten
dileyerek inanıyoruz ki, sosyalizm, evrimi içinde komünizme varacak, ve
sonuc olarak, insanlara karşı zora başvurma zorunluluğu, bir insanın bir
başka insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyun eğme zorunluluğu
tamamen ortadan kalkacaktır; çünkü insanlar, zor ve boyuneğme olmaksızın,
toplum halinde yaşamanın yalın koşularına uymaya alışacaklardır.
Engels, işte bu alışma öğesinin altını çizmek için, "yeni ve özgür toplumsal
koşullar içinde büyümüş", ve demokratik cumhuriyetinki dahil, tüm devletten,
"bütün bu devlet hurdasından kurtulacak durumda" olacak bir yeni kuşak'tan
sözeder.
Bu noktayı aydınlatmak için, devletin sönmesinin ekonomik temellerini
çözümlemek gerekir.
BU SORUNUN en derinleştirilmiş irdelemesi, Marx'ın Gotha Programının
Eleştrisi'nde yapmış olduğu irdelemedir (Bracke'ye, 5 Mayıs 1875 tarihli
mektup, ancak 1891'de Neue Zeit IX, I'de basılmış ve bir rusça çevirisi
yayınlanmıştır). Bu ilginç yapıtın, la- salcılığın bir eleştirisini oluşturan
polemik yönü, söz uygun düşerse, yapıtın olumlu yönünü, yani, komünizmin
gelişmesi ile devletin sönmesi arasındaki karşılıklı-ilişkinin çözümlenmesini
gölgede bırakmıştır.
1. MARX SORUNU NASIL KOYAR?
Marx'ın Bracke'ye yazdığı 5 Mayıs 1875 tarihli mektupla, Engels'in Bebel'e
yazdığı, yukarda incelenmiş bulunan, 28 Mart 1875 tarihli mektup kabaca
karşılaştırılırsa, Marx'ın Engels'ten daha "devletçi", ve bu iki yazarın
devlet üzerindeki düşünceleri arasındaki ayrımın çok belirli olduğu sanılabilir.
Engels, Bebel'i, devlet üzerindeki bütün gevezeliği kesmeye, programdan
devlet sözcüğünün tamamen atılıp, yerine "ortaklaşacılık" sözcüğünün konmasına
çağırır; Komün'ün artık gerçek anlamda bir devlet olmadığını söylemeye
dek gider. Buna karşılık, Marx da, "komünist toplumun gelecekteki devleti"nden
sözetmeye dek varır; yani komünist rejimde bile devletin zorunluluğunu
kabul etmişe benzer.
Ama bu görüş biçimi adamakıllı yanlıştır. Daha dikkatli bir inceleme,
Marx ve Engels'in devlet ve devletin sönmesi üzerine düşünlerin yetkin
bir biçimde uyuştuğunu ve Marx'tan aktarılan düşünün doğrudan doğruya sönme
yolundaki devletle ilgili bir düşün olduğunu gösterir.
Kesinkes uzun süreli bir süreç oluşturacağı için, bu gelecekteki
(sönmenin) zamanını elifi elifine belirlemenin sözkonusu olamıyacağı açıktır.
Marx ve Engels arasında göze çarpan ayrım, işledikleri konular ve izledikleri
erekler arasındaki ayrımla açıklanabilir. Engels'in niyeti, devlet üzerindeki
(Lasalle tarafından önemli ölçüde paylaşılmış olan) yaygın görüşlerin tüm
saçmalığını ana çizgileriyle, çarpıcı, keskin bir biçimde Bebel'e göstermekti.
Bu soruna Marx ancak şöyle bir değinip geçiyordu; çünkü onun dikkatini
bir başka konu çekiyordu: komünist toplumun evrimi.
Marx'ın teorisinin tümü, evrim teorisinin, en tutarlı, en tam, en düşünülmüş
ve özlü biçimiyle çağdaş kapitalizme uygulanmasıdır. Öyleyse, Marx'ın,
bu teoriyi kapitalizmin yakın bir gelecekteki batkısına olduğu gibi,
gelecekteki komünizmin gelecekteki evrimine de uygulama sorununu
düşünmek zorunda kalmasında anlaşılmayacak bir şey yoktur
Gelecekteki komünizmin gelecekteki evrimi sorunu, hangi verilere
dayanarak konulabilir?
Komünizmin kapitalizmden doğduğu, tarihsel olarak kapitalizmden
itibaren geliştiği, kapitalizm tarafından meydana getirilen bir
toplumsal gücün eylemi sonucu olduğu olgusuna dayanarak, Marx'ta, ütopyalar
türetme, bilinemiyecek bir şey üzerine boş şeyler tasarlama girişiminin
izi bile bulunmaz. Marx, komünizm sorununu, örneğin bir doğa bilimcisinin,
kökeni ve değişikliklerinin yönü, bilinen yeni bir biyolojik türün evrim
sorununu koyacağı gibi koyar.
Her şeyden önce, Marx, devlet ve toplum arasındaki ilişkiler sorununda
Gotha programı tarafından getirilen karışıklığı ortadan kaldırır.
Marx, şöyle yazar:
"... 'bugünkü toplum' bütün uygar ülkelerde varolan, ortaçağdan kalma
öğelerden az çok arınmış, her ülkenin özel tarihsel evrimi tarafından az
çok değişikliğe uğramış, az çok gelişmiş kapitalist toplumdur. 'Bugünkü
devlet' ise, tersine, ülke sınırlarına göre değişir. Prusya-Alman İmparatorluğunda
İsviçre'dekinden; İngiltere'de Birleşik Devletler' dekinden başkadır. Öyleyse,
'bugünkü devlet', düşsel bir yapıntıdır.
"Bununla birlikte, biçimlerindeki büyük çeşitliliğe, karşın, çeşitli
uygar ülkelerdeki çeşitli devletlerin hepsinde ortak olan şey şudur ki,
hepsi de, kapitalist açıdan az çok gelişmiş bulunan modern-burjuva toplum
temeline dayanırlar. Bundan dolayı, bazı özsel nitelikler, hepsinde ortaktır.
Bu anlamda, bugün kendisine kök hizmeti gören burjuva toplumunun varolmaktan
çıkacağı gelecekle karşıtlık içinde, türsel bir deyim olarak, 'bugünkü
devlet'ten sözedilebilir.
"Öyleyse, ortaya şu sorun çıkıyor: Komünist bir toplumda devlet nasıl
bir dönüşüme uğrayacak? başka bir deyişle: hangi toplumsal görevler, devletin
bugünkü görevlerinin benzeri olarak kalacak? Bu sorunu ancak ve ancak bilim
yanıtlayabilir; ve halk sözcüğünü devlet sözcüğüyle çeşitli biçimlerde
çiftleştirerek, sorun bir parmak bile çözüme götürülemez."18
"Halk devleti" üzerine bütün gevezelikleri böylece alaya aldıktan sonra,
Marx, sorunun nasıl konması gerektiğini gösterir; ve ancak sağlam bilimsel
verilere dayanarak bu soruna bilimsel bir yanıt verilebileceğine işaret
ederek, bir çeşit uyarmada bulunur.
Bütün evrim teorisi tarafzndan ve genellikle bilim tarafından şaşmaz
bir biçimde ortaya konan ilk nokta -ütopyacıların unutmuş bulundukları
ve sosyalist devrimden korkan oportunistlerin bugün unut- tukları nokta-,
tarihsel bakımdan, hiç kuşkusuz, kapitalizmden komünizme özel bir geçiş
aşamasının ya da evresinin varolması gerektiğidir.
2. KAPİTALİZMDEN KOMÜNİZME
GEÇİŞ
"... Kapitalist toplumla komünist toplum arasında -diye sürdürür Marx-,
kapitalist toplumdan komünist topluma devrimci dönüşümler dönemi yer alır.
Buna, devletin proletaryanın devrimci diktatoryasından başka bir
şey olamayacağı bir siyasal geçiş dönemi karşılik düşer..."
Bu sonuç, Marx'ta, proletaryanın bugünkü kapitalist toplumda oynadığı
rolün çözümlemesine, bu toplumun gelişmesiyle ilgili verilere ve proletaryay-
la burjuvazinin karşıt çıkarları arasındaki uzlaşmazlığa dayanır.
Eskiden, sorun şöyle konuyordu: proletarya, kurtuluşunu sağlamak için,
burjuvaziyi alaşağı etmek, siyasal iktidarı fethetmek, devrimci diktatoryasını
kurmak zorundadır.
Şimdi, sorun biraz başka türlü konuyor: komünizme doğru giden kapitalist
toplumdan komünist topluma geçiş, "siyasal bir geçiş dönemi" olmaksızın
olanaksızdır; ve bu dönemin devleti de, proletaryanın devrimci diktatoryasından
başka bir şey olamaz.
O halde, bu diktatoryayla demokrasi arasındaki ilişkiler nelerdir?
Komünist Manifesto'nun şu iki kavramı, "proletaryanın egemen
sınıf durumuna dönüşümü" ve "demokrasinin fethi" kavramlarını, açıkça birbirine
yaklaştırdığını görmüş bulunuyoruz. Daha önce bütün söylenenler, demokrasinin,
kapitalizmden komünizme geçiş sırasında uğradığı değişikliklerin daha doğru
bir biçimde belirlenmesini sağlar.
En elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik
cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. Ama bu demokrasi,
hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır; bu yüzden,
sonuçta hep azınlık için, yalnızca mülk sahibi sınıflar, yalnızca zenginler
için bir demokrasi olarak kalır. Özgürlük, eski Yunan cumhuriyetlerinde
neydiyse, kapitalist toplumda da, aşağı-yukarı o kaldı: köle sahipleri
için bir özgürlük, köle sahiplerinin özgürlüğü. Kapitalist sömürü sonucu,
bugünün ücretli köleleri, yoksunluk ve sefalet, yüzünden öylesine bunalmış,
öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki, "demokrasiye boş veriyorlar",
"siyasaya boş veriyorlar"; ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun
büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.
Bu söylenenlerin doğruluğunu, belki de en iyi biçimde, Almanya göstermiştir;
çünkü bu ülkede, anayasal yasallık, yarım yüzyıllık bir süre (1871 -1914)
boyunca, şaşırtıcı bir sabır ve süreklilikle korunmuş, ve çünkü, bu dönem
boyunca, sosyal-demokrasz "yasallıktan yararlanmak" ve işçileri, dünyanın
hiçbir yerinde görülmemiş bir genişlikte, bir siyasal parti halinde örgütlemek
için, öteki ülkelerde yapılanlardan çok daha fazlasını yapmasını bilmiştir.
Peki, siyasal bakımdan bilinçli ve etkin olan bu ücretli kölelerin -kapitalist
toplumda gözlemlenen en yüksek- genişliği nedir? 15 milyon ücretli işçi
üzerinden bir milyon sosyal-demokrat parti üyesi! 15 milyon üzerinden 3
milyon sendikalı!
Çok küçük bir azınlık için demokrasi; zenginler için demokrasi: kapitalist
toplumun demokratiz- mi işte budur. Kapitalist demokrasi mekanizması daha
yakından incelendiğinde, her yerde, seçim yasasının "küçük" (sözde küçük)
ayrıntılarında (oturma koşulları, kadınlara oy hakkı tanınmaması vb.) temsilî
kurulların işleyişinde, toplanma hakkına konulan edimsel engellerde (kamu
yapıları "sefiller"in toplantı yeri değildir), günlük basının kapitalistçe
örgütlenmesinde vb. vb. - her yerde, demokratizme kayıt üstüne kayıt konduğu
görülecektir. Yoksullar için konmuş bu kısıtlamalar, bu elemeler, bu yoksunlaştırmalar,
bu engeller, özellikle ezilen sınıfların, yığınların yaşayışını yakından
tanımak gereksinimini yaşamında ne duymuş ne de bu sınıfları tanımış olanların
gözlerine küçük görünürler (ve burjuva gazetecilerinin, siyaset adamlarının
onda -dokuzu, hattâ yüzde-doksandokuzu bu durumdadır) ; ama birarada, bu
kısıtlamalar, yoksulları siyasa dışına atar, demokrasiye etkin bir biçimde
katılmaktan yoksun bırakırlar.
Marx, Komün deneyi üzerine yaptığı çözümlemede, ezilenlere, dönem dönem,
ezenler sınıfının temsilcileri arasından, birkaç yıl için, parlamentoda
kendilerini kimin temsil edeceğini ve ayaklar altına alacağını kararlaştırma
izni verilir!" dediği zaman kapitalist demokrasinin bu ana çizgisini
yetkin bir biçimde kavramıştı.
Ama, bu -kaçınılmaz biçimde dar, yoksulları sinsice ezen ve sonuç olarak
ikiyüzlü ve yalancı- kapitalist demokrasiden hareketle ilerlemek, burjuva
profesörlerle küçük-burjuva oportünistlerin ileri sürdükleri gibi, dolambaçsız,
dosdoğru ve çatışmasız bir biçimde "gitgide daha yetkin bir demokrasi"ye
götürmez. Hayır. İleriye, yani komünizme doğru gidiş, proletarya diktatoryası
aracıyla yapılır; başka türlü yapılamaz, çünkü sömürücü kapitalistlerin
direncini kırabilecek başka hiçbir sınıf ve araç yoktur.
Ne var ki, proletarya diktatoryası, yani ezilen sınıflar öncüsünün,
ezenlerin sırtını yere getirmek için eğemen sınıf olarak örgütlenmesi,
demokrasinin yalin bir genişlemesiyle yetinemez. İlk kez olarak
zenginler için değil, yoksullar için, halk için demokrasi durumuna gelmiş
bulunan demokrasideki önemli bir genişlemeyle birlikte, proletarya diktatoryası,
ezenler, sömürenler, yani kapitalistler için birdizi kıstlamalar da getirir.
İnsanlığı ücretli kölelikten kurtarmak için bunların sırtını yere getirmek
zorundayız; bu adamların direncini zorla kırmak gerekir, ve baskının olduğu
yerde, özgürlüğün, demokrasinin olmadığı apaçık bir şeydir.
Engels, Bebel'e yazdığı mektupta bunu hayranlık uyandıracak bir biçimde
dile getirmiştir; okuyucunun anımsayacağı gibi, mektupta şöyle yazıyordu:
" proletarya artık özgürlük için değil, düşmanlarına karşı baskıyı örgütlemek
için devlete gereksinim duyar. Ve özgürlükten sözetmenin olanaklı duruma
geldiği gün, devlet, devlet olarak varolmaktan çıkar."
Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürücüler için zor aracıyla
baskı, yani demokrasinin dışına atılmak; kapitalizmden komünizme geçiş
sırasında demokrasinin uğradığı değişiklik, işte böyle bir de,ğişikliktir.
Ancak komünist toplumda, kapitalistlerin direnci kesin olarak kırıldığı,
kapitalistler ortadan kalktığı ve sınıflar yokolduğu (yani toplumsal üretim
araçlarıyla ilişkileri bakımından toplum üyeleri arasındaki ayrım silindiği)
zaman, ancak ve ancak o zaman, "devlet ortadan kalkar ve özgürlükten sözetmek
olanaklı duruma gelir". Ancak ve ancak o zaman gerçekten tam, gerçekten
hiçbir istisna tanımayan bir demokrasi olanaklı duruma gelecek ve uygulanacaktır.
Ancak ve ancak o zaman demokrasi sönmeye başlıyacaktır - şu basit
nedenle ki, kapitalist kölelikten, kapitalist sömürünün sayısız dehşet,
vahşet, saçmalık ve namussuzluğundan kurtulduktan sonra, insanlar, toplum
biçiminde yaşamanın yüzyıllardan beri bilinen, binyıllar boyunca bütün
törel buyruklarda yinelenen yalın kurallarına uyma- ya ve, hiçbir zor,
hiçbir baskı, hiçbir bağımlılık olmaksızın, devlet adı verilen o özel
baskı aygıtı olmaksızın uymaya, yavaş yavaş alışacaklardır.
"Devlet söner" deyimi, çok uygun bir deyimdir; çünkü, aynı zamanda
hem sürecin kerteli [tedrici] bir süreç olduğunu, hem de kendiliğindenliğini
dile getirir. Böyle bir sonucu ancak alışkanlık meydana getirebilir ve
elbette o getirecektir; çünkü, sömürü olmadığı, öfke uyandıran, hoşnutsuzluk
ve başkaldırmaya yolaçan, baskıyı gerektiren hiçbir şey olmadığı
zaman; insanların, toplum biçiminde yaşamanın zorunlu kurallarına uymaya
ne kadar büyük bir kolaylıkla alıştıklarını çevremizde binlerce kez saptarız.
Böylece, kapitalist toplumda, demek ki yalnızca kolu kanadı kırpılmış,
sefil, bozulmuş bir demokrasiye, yalnızca zenginler için, azınlık için
bir demokrasiye sahip bulunuruz. Proletarya diktatoryası, yani komünizme
geçiş dönemi, ilk kez olarak sömürücü bir azınlığın baskı altına alınmasının
yanısıra, halk için, çoğunluk için bir demokrasi meydana getirecektir.
Ancak komünizm, gerçekten tam bir demokrasiyi gerçekleştirmeye yeteneklidir;
ve demokrasi, ne kadar tam olursa, o kadar gereksiz bir duruma gelecek
ve kendiliğinden sönecektir.
Başka bir deyişle: kapitalist rejimde, sözcüğün gerçek anlamında devlete,
yani bir sınıfın bir başka sınıfı, azınlığın çoğunluğu baskı altında tutmasına
yarıyan özel bir makineye sahip bulunuyoruz. Anlamak kolaydır ki, sömürülen
bir çoğunluğa karşı sömürücü bir azınlık tarafından uygulanan sistemli
baskının yürütülmesi, bu işte büyük bir yırtıcılık, büyük bir kan-dökücülük
ister; insanlığın, kölelik, serflik ve ecirlik [ücretlilik] rejimleri altında
yoluna devam ederken, içinden geçtiği kan deryalarını şart koşar.
Sonra, kapitalizmden komünizme geçiş döneminde, baskı gene zorunludur;
ama bu kez sömürülen bir çoğunluk tarafından sömürücü bir azınlığa karşı
uygulanır. Özel aygıt, özel baskı makinesi, yani "devlet" gene zorunludur;
ama bu artık gerçek anlamda bir devlet değil, bir geçiş devletidir; çünkü
dünkü ücretli köleler tarafından sömürücü bir azınlığa karşı uygulanan
baskı, görece öyle kolay bir şeydir ki, bu, köle, serf ve ücretli işçi
ayaklanmalarından çok daha az kana malolacaktır, insanlığa çok daha ucuza
malolacaktır. Bu baskı, demokrasinin, o kadar büyük bir halk çoğunluğuna
yayılmasıyla bağdaşan bir şeydir ki, özel bir baskı makinesi zorunluluğu
ortadan kalkmaya başlar. Sömürücüler, çok karmaşık ve bu işe ayrılmış bir
makine olmaksızın, elbette halkın sırtını yere getirecek durumda değildirler;
oysa halk, çok yalın bir "makine"yle bile, hemen hemen "makine"siz,
özel aygıtsız denebilecek bir biçimde, yalnızca silahlanınış yığınların
örgütlenmesiyle (bir öncelemeyle, işçi ve asker Sovyetleri gibi diyeceğiz),
sömürücülerin sırtını yere getirebilir.
Son olarak, ancak komünizm, devleti büsbütün gereksizleştirir; çünkü
o zaman, sırtı yere getirilecek hiç kimse, hiçbir sınıf anlamında
"hiç kimse", yoktur; nüfusun belirli bir bölümüne karşı sistemli
bir savaşım, artık yoktur. Biz ütopyacı değiliz ve bireyscl aşırılıkların
olanaklı ve kaçınılmaz şeyler olduğunu hiçbir zaman yadsımıyoruz; ama bu
aşırılıkları önlemenin zorunlu olduğunu da hiç mi hiç yadsımıyoruz. Nedir
ki, her şeyden önce, bunun için özel bir makine, özel bir baskı aygıtı
hiç de gerekli değildir; silâhlanmış halk, herhangi bir uygar insan topluluğunun,
hatta bugünkü toplumda bile; dövüşen insanları ayırması, ya da bir kadına
kötü davranılmasına göz yummaması kadar yalın ve kolay bir biçimde, bu
görevi kendisi üstlenecektir. Sonra, biliyoruz ki, toplum içindeki yaşama
kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni,
yoksulluğa, sefalete mahkûm edilmiş yığınların sömürülmesidir. Bu temel
neden, bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kesinkes "sönmeye"
başlayacaklardır. Hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz
ki, söneceklerdir. Ve, bu aşırılıklarla birlikte, devlet de, giderek sönecektir.
Marx, ütopyaya düşmeden, bu gelecek üzerine şimdiden belirlenebilecek
şeyi, yani, komünist toplumun alt ve üst evresi (derece, aşama) arasındaki
ayrımı en ayrıntılı bir biçimde belirlemiştir.
3. KOMÜNİST TOPLUMUN
İLK EVRESİ
Gotha Programının Eleştirisi'nde, Marx, Lassalle'ın, sosyalist
rejimde işçinin, "budanmamış" ürünü, ya da "çalışmasının tüm ürününü" alacağı
yolunda- ki düşüncesini inceden inceye çürütür. Gösterir ki, toplumsal
fonların tümünden, bir yedeklik fonu, üretimi artırmaya ayrılmış bir fon,
"kullanılmış" makinelerin değiştirilmesine ayrılmış bir fon vb. çıkarmak
gerekir. Sonra, tüketim nesnelerinden de, yönetim giderleri, okullar, hastahaneler,
ihtiyar yurtları vb. için bir fon çıkarmak gerekir.
Lassalle'ın ("çalışmasının tüm ürünü işçiye" biçimindeki) bulanık, karanlık
ve genel formülü yeri- ne, Marx, sosyalist toplumun işleri nasıl yöneteceğini
açıklıkla gösterir. Marx, kapitalizmin varolmayacağı bir toplumdaki yaşama
koşullarının somut çözümlemesine girişir ve düşüncesini şöyle açıklar:
"Burada [işçi partisi programının incelenmesinde] uğraştığımız şey,
kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş bulunduğu biçimiyle değil, tersine,
kapitalist toplumdan çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komiznist toplumdur;
o halde, ekonomik, törel, entellektüel, bütün ilişkilerinde, henüz bağrından
çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum."
İşte kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bulunan ve bütün alanlarda
eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist toplumu, Marx, komünist toplumun
"ilk", ya da alt [aşağı] evresi olarak adlandırır.
Üretim araçları, daha şimdiden, artık bireylerin özel mulkiyetinde değildir.
Tüm toplumun malıdır. Toplumsal bakımdan gerekli çalışmanın belirli bir
parçasını tamamlıyan her toplum üyesi, toplumdan, sağladığı çalışmanın
miktarını [niceliğini] gösteren bir belge alır. Bu begeyle, kamusal tüketim
nesneleri mağazalarından, çalışmasına denk düşen bir miktarda eşya almak
hakkını elde eder. O halde, toplumsal fona ödenen çalışma miktarı çıktıktan
sonra, her işçi, toplumdan, ona vermiş olduğu kadarını alır.
"Eşitlik"in egemenligi denebilir buna.
Ama, (çoğunlukla sosyalizm denilen ve Marx'ın komünizmin ilk evresi
adını verdiği) bu toplumsal düzenden sözeden Lassalle, bu düzende "hakkaniyetli
bölüşüm", "eşit çalışma ürününe herkesin eşit hakkı" olduğunu söylerken
yanılır; ve, Marx bu yanılmanın nedenini açıklar.
Marx, "eşit hak" der; gerçekten, burada eşit hak vardır; ama burada
sözkonusu olan şey, henüz "burjuva hukuku"dur; her hukuk gibi, eşitsizliği
öngerektiren burjuva hukuku. Her hukuk, farklı insanlara, aslında
ne özdeş ne de eşit olan farklı insanlara, tek bir kuralın uygulanmasına
dayanır. Bundan ötürü, "eşit hak", aslında eşitliğe bir saldırı, bir adaletsizlik
demektir. Gerçekte, herkes toplumsal üründen, kendisi tarafından sağlanan
toplumsal çalışmanın eşit, bir parçası için, (yukarıda belirtilen çıkarmalarla)
eşit bir pay alır.
Ama, bireyler birbirine eşit değillerdir: biri daha güçlü, öteki daha
güçsüzdür; biri evli, öteki değildir; birinin çocuğu çok, ötekinin azdır
vb..
"... Çalışma eşitliğinde ve dolayısıyla toplumsal tüketim fonuna katılma
eşitliğinde, demek ki biri aslında ötekinden çok alır, biri ötekinden daha
zengindir vb.. Bütün bu sakıncalardan kaçınmak için, hakkın eşit değil,
eşitsiz olması gerekirdi" diye bağlar Marx.
O halde, komünizmin ilk evresi, adalet ve eşitliği gerçekleştiremez;
zenginlik bakımından insanlar arasındaki adaletsiz farklılıklar sürecektir;
ama insanın insan tarafından sömürülmesi de olanaksız olacaktır;
çünkü üretim araçlarını, yani fabrikaları, makineleri, toprağı vb.
özel mülkiyet olarak kimse kendine maledemiyecektir. Lassalle'ın genel
olarak "eşitlik" ve "adalet" üzerine karışık ve küçük-burjuva formülünü
çürüterek, Marx, yalnız üretim araçlarının bireyler tarafından mal
edilmesi "haksızlığısızlığı, tüketim nesnelerinin (gereksinimlere göre
değil) "çalışmaya göre" bölüşümü haksızlığını, birdenbire yıkmakta yeteneksiz
bulunan, komünist toplumun gelişme akışını gösterir.
Kötü iktisatçilar, ve onlar arasında, "bizim" Tougan [Tougan Baranowsky
-ç.] dahil, burjuva profesörler, sosyalistleri sık sık insanlar arasındaki
eşitsizliği unutmak ve onun ortadan kaldırılmasını "hayal etmekle eleştirip
kınarlar. Bu kınamanın, ancak ve ancak, burjuva ideolog efendilerin aşırı
bilgisizliğini kanıtladığı görülüyor.
Marx, yalnızca insanlar arasındaki kaçınılmaz eşitsizliği değil, üretim
araçlarının tüm toplumun ortak mülkü haline dönüşümünün (sözcüğün alışılmış
anlamında "sosyalizm"in), tekbaşına bölüşümdeki kusurları, ve, ürünler
"emeğe göre" dağıtıldığına göre, egemen olmakta devam eden "burjuva
hukuku"nun eşitsizliğini ortadan kaldırmayacağı gerçeğini de, sıkısıkıya
hesaba katar.
"... Ama, diye devam eder Marx, bu kusurlar, uzun ve sancılı bir doğum
döneminden sonra, kapitalist toplumdan henüz çıkmış bulunduğu biçimiyle,
komünist toplumun ilk evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk karşılık düştüğü
ekonomik durum ve uygarlik derecesinden daha yüksek bir düzeyde olamaz..."
Demek ki, komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) ilk evresinde,
"burjuva hukuku" tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrimin,
yani ancak üretim araçlarıyla ilgili devrimin yapılmış olduğu ölçüde yürürlükten
kaldırılmıştır. "Burjuva hukuku", bireylerin üretim araçları üzerindeki
özel mülkiyetini tanıyordu. Sosyalizm, bunu ortak mülkiyet durumuna getirir.
İşte bu ölçüde ama ancak bu ölçüde, "burjuva hukuku" yürürlükten
kaldırılmış. olur.
Ama bunun dışında, ürünlerin bölüşümü ve çalışmanın toplum üyeleri arasındaki
dağılımının düzenleyicisi olmak bakımından [burjuva hukuku] yürürlükte
kalır. "Çalışmayan yemez": Bu sosyalist ilke, şimdiden [komünist
toplumun ilk evresinde -ç.] gerçekleşmiştir: "eşit miktarda çalışmaya,
eşit, miktarda ürün": bu öteki sosyalist ilke de, şimdiden gerçekleşmiştir.
Bununla birlikte, bu henüz komünizm değildir, ve henüz, eşit olmayan insanlara
eşit olmayan (gerçekte eşit olmayan) bir miktarda çalışma, için, eşit bir
miktarda ürün veren "burjuva hukuk"unu ortadan kaldırmaz.
İşte bu bir "sakınca"dır, der Marx; ama bu sakınca, komünizmin ilk evresinde
kaçınılmaz bir şeydir; çünkü, kapitalizm yıkıldıktan hemen, sonra, insanların,
hiçbir çeşit hukuk kuralı olmaksızın, birden toplum için çalışmayı
öğrenecekleri, ütopyaya düşmeden düşünülemez; kaldı ki, kapitalizmin ortadan
kalkışı, böylesine bir değişikliğin ekonomik öncüllerini hemencecik
vermez.
Oysa, "burjuva hukuk" kurallarından başka hukuk kuralları yoktur. Bu
nedenle, bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetini korurken, bir
yandan da çalışma eşitliğini de ürünlerin bölüşümündeki eşitliği korumakla
yükümlü bir devletin zorunluluğu sürer.
Bundan böyle, kapitalistler olmadığı, sınıflar ve dolayısıyla tepesine
binilecek bir sınıf olmadığı için, devlet söner.
Ama, edimsel eşitsizliği onaylayan "burjuva hukuku" korunmaya devam
edildiğine göre, devlet henüz tamamen yokolmamıştır. Devletin tamamen sönmesi
için, tam komünizmin gerçekleşmesi gerekir.
4. KOMÜNİST TOPLUMUN
ÜST EVRESİ
Marx, devam eder:
"... Komünist toplumun üstün bir aşamasında, bireylerin işbölümüne köleleştirici
bağımlılığı ve onunla birlikte kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık kaybolacağı
zaman; çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel
gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok-yönlü gelişmesiyle birlikte,
üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kollektif zenginlik kaynaklarının
bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukunun sınırlı ufku
kesin olarak aşılabilecek, ve toplum bayrakları üstüne 'herkesten yeteneğine
göre, herkese gereksinimine göre!' diye yazabilacektir.."
Acımasız alaylarıyla "özgürlük" ve "devlet" sözcükleri arasındaki o
saçma çiftleşmeyi toz eden Engels'in düşüncelerinin tüm doğruluğunu ancak
şimdi değerlendirebiliriz. Devlet varoldukça, özgürlük yoktur. Özgürlük
olacağı zaman, devlet olmayacaktır.
Devletin tamamen sönmesinin ekonomik temeli, kafa, emeğiyle kol emeği
arasındaki bütün karşıtlığın, dolayısıyla, bellibaşlı çağdaş toplumsal
eşitsizlik kaynaklarından birinin kaybolacağı kadar yüksek bir gelişme
derecesine erişmiş komünizmdir; yalnızca üretim araçlarının sosyalizasyonu,
yalnızca kapitalistlerin kamulaştırılması, çağdaş toplumsal eşitsizlik
kaynağını hiçbir biçimde hemen kurutamaz.
Bu kamulaştırma, üretim güçlerinde büyük bir gelişmeyi olanaklı duruma
getirecektir. Ve, kapitalizmin daha şlmdiden bu gelişmeyi ne kadar engellediğini
ve şu anda erişilmiş bulunan çağcıl teknik sayesinde ne büyük bir gelişme
sağlanabileceğini gördükten sonra, kapitalistlerin kamulaştırılmasının,
toplumdaki üretim güçlerinde zorunlu olarak büyük bir gelişme sonucunu
vereceğini mutlak bir kesinlikle ileri sürme hakkına sahip bulunuyoruz.
Âma bu gelişmenin hızı ne olacak, işbölümünün son bulmasına, kafa ve kol
emeği arasındaki karşıtlığın ortadan kalkmasına, çalışmanın "ilk dirimsel
gereksinim" durumuna dönüşümüne ne zaman ulaşacak; işte bunu bilmiyoruz;
ayrıca bilemeyiz de.
Bundan dolayı, yalnızca devletin kaçınılmaz sönmesinden sözetme hakkına
sahibiz; ve bunu yaparken, bu sürecin süresini, komünizmin üst evresinin
gelişme hızıyla olan bağımlılığını belirtmek, ve bu sönmenin mühlet ya
da somut biçimleri sorununu tamamen askıda bırakmak zorundayız. Çünkü bu
türlü sorunları çözümlememizi sağlayabilecek veriler mevcut değildir.
Toplum, "herkesten yeteneğine göre, herkese gareksinimnine göre" ilkesini
gerçekleştirmiş olacağı zaman, yani, insanlar, yeteneklerine göre
isteye isteye çalışacak kadar toplum halinde yaşamanın temel kurallarına
uymaya alışacakları, çalışmalarının bunu sağlayacak kadar üretken bir duruma
geleceği zaman, devlet tamamen sönecektir. Bir Shylock[Shylock,
Shakespeare'in "Venedik Taciri" adlı komedisinin açgözlü ve merhametsiz
faizcisidir. -ç.] açgözlülülüğüyle, "acaba komşudan yarım
saat fazla çalışmıyor muyum? Onunkinden daha az ücret almıyor muyum?" biçiminde
hesaplamaya zorlayan "burjuva hukukunun sınırlı ufku" o zaman aşılmış olacaktır.
Ürünlerin bölüşümü, herkese verilen ürünün toplum tarafından tayına bağlanmasını
artık gerektirmeyecek, herkes "gereksinimine göre" özgürce alacaktır.
Burjuva açıdan, böylesine bir toplumsal rejimi "ütopyanın dik âlâsı"
gözüyle görmek ve, her yurttaşa çalışmasına hiç bakmaksızın, toplumdan
istediği kadar yer mantarı, otomobil, piyano vb. alma hakkı vaadeden sosyalistlerle
alay etmek kolaydır. Bu gün de, burjuva "âlim"lerinin çoğu bu gibi alaylarla,
yetinir, böylece bilgisizliklerini ve kapitalizmin çıkarcı savunucusu zihniyetlerini
ortaya koyarlar.
Bilgisizliklerini ortaya koyarlar; çünkü, komünizmin üst evresinin zuhurunu
"vaadetmek" hiçbir sosyalistin aklına gelmemiştir; büyük sosyalistler tarafından
bu evrenin zuhurunun öngörülmesine gelince, bu, bugünkünden farklı
bir çalışma üretkenliği varsayımına, Pomialovski'nin seminaristleri19
gibi kamu servetlerini "yok yere" çarçur eden ve olmayacak şeyler isteyen
,bugünkü ortalama insanın ortadan kalkması varsayımına dayanır.
Komünizmin "üst" evresinin zuhurunu beklerken, sosyalistler, toplum
ve devlet'in, çalışma ve tüketim ölçüsü üzerinde en sıkı
denetimi uygulamalarını isterler; ama bu denetimin, kapitalistlerin kamulaştırılmasıyla,
işçilerin kapitalistler üzerindeki denetimiyle başlaması gerekir;
ve bu denetim, memurların devleti tarafından değil, silâhlı işçilerin
devleti tarafından uygulanmış olmalıdır.
Burjuva ideologları (ve onların Çereteli'ler, Çernof'lar ve kumpanyası
gibi kuyrukçuları) tarafından kapitalizmin çıkarcı savunusu, bugünkü
siyasanın ivedi güncel sorununun, uzak bir gelecek üzerindeki tartışma
ve boş sözlerle, elçabukluğuna getirilerek, yokedilmesine dayanır.
Bugünkü siyasanın ivedi güncel sorunu kapitalistlerin kamulaştırılması;
bütün yurttaşların tek bir büyük "kartel"in, yani tüm devletin emekçi
ve görevlileri haline dönüşümü; ve tüm bu kartelin her işinin, gerçekten
demokratik bir devlete, İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri Devletine
kesin bağımlılığıdır.
Gerçekte, herhangi bir bilgiç profesör, ondan sonra herhangi bir darkafalı
burjuva, va ondan da sonra Çereteli'ler ve Çernof'lar, sağduyuya aykırı
ütopyalardan, Bolşeviklerin demagojik vaadlerinden, sosyalizmi "kurma"nın
olanaksızlığından sözettikleri zaman, aslında kimsenin vaadetmemiş, hattâ
"kurma" niyetini bile taşımadığı, komünizmin bu üst dönem ya da evresini
düşünür; aslında kimse komünizmin bu üst evresini kurma vaadinde bulunmamıştır;
çünkü, genel olarak, onu "kurmak", olanaksız bir şeydir.
Burada, "sosyal-demokrat" adının yerinde kullanılmamış olması üzerine
daha önce Engels'ten aktarılmış bulunan parçada değinilip geçilen bir soruna,
sosyalizmle komünizm arasındaki bilimsel ayrım sorununa geliyoruz. Siyasal
açıdan, komünizmin ilk ya da alt evresiyle üst evresi arasındaki ayrım,
elbette zamanla önem kazanacaktır; ama bugün, kapitalist rejimde, bunu
sorun yapmak gülünç bir şey olur; ve belki yalnızca birkaç anarşist bunu
birinci plana koyabilir (tutalım ki, anarşistler arasında, Kropotkin'lerin,
Grave'ların, Cornelissen'lerin ve anarşizmin öbür "yıldızları"nın, sosyal-şoven
haline, ya da onur ve vicdanını koruyan ender anarşistlerden biri olan
Gay'in deyimine göre tam-siper-anarşistleri haline "Plekhanov'vari" değişiminden
sonra, hiçbir şey öğrenmemiş kimseler kalmış olsun).
Ama sosyalizmle komünizm arasındaki bilimsel ayrım açıktır. Genel olarak
sosyalizm diye adlandırı- lan şeyi, Marx, komünist toplumun "ilk" ya da
alt evresi olarak adlandırmıştır. Üretim araçları ortak mülk durumuna geldiği
ölçüde, bunun tam komünizm olmadığını unutmamak koşuluyla, "komünizm"
sözcüğü bu evre içinde kullanılabilir. Marx'ın açıklamalarının büyük değeri,
burada da, materyalist diyalektiği, evrim teorisini, tutarlı biçimde uygulamak,
ve komünizmi, kapitalizmden itibaren gelişen bir şey olarak düşünmektir.
(Sosyalizm nedir, komünizm nedir? gibi) "uydurulmuş", skolastik ve yapay
tanımlamalarla, kuru sözcük çekişmeleriyle yetinme yerine, Marx, komünizmin
ekonomik olgunluk aşamaları denebilecek şeyi çözümler.
Komünizm, ilk evresinde, ilk aşamasında, eko- nomik bakımdan, henüz
tamamen olgun, geleneklerin ya da kapitalizmin kalıntılarından henüz tamamen
kurtulmuş olmaz. Bu yüzden, komünist rejimde, bu rejimin ilk evresinde,
"burjuva hukukunun sınırlı ufku" korunur; bu ilginç olayın nedeni
budur. Kuşkusuz, burjuva hukuku, tüketim nesnelerinin bölüşümü bakımından,
zorunlu olarak bir burjuva devlet'e dayanır; çünkü, koyduğu kurallara
uymaya zorlamaya yetenekli bir aygıt olmaksızın, hukuk hiçbir şey
değildir.
Bundan şu sonuç çıkar ki, komünist rejimde, belirli bir zaman boyunca,
yalnızca burjuva hukuk değil, burjuva devlet de sürer - ama burjuvazisiz
burjuva devlet!
Bu söylenen şey bir paradoksa, ya da düpedüz diyalektik bir zekâ oyununa
benzeyebilir; zaten, marksizmin o derin özünü azıcık da olsa irdeleme zahmetine
ömürlerinde hiç katlanmamış kimseler, marksizmi böyle, bir paradoks ya
da diyalektik bir zeka oyunu olarak kınarlar.
Gerçekte, doğada olsun toplumda olsun, geçmişin şimdiki zamanda süren
kalıntılarını, yaşam bize her adımda gösterir. Ve Marx, bir "burjuva" hukuku
parçasını komünizm içine asla keyfî olarak sokuşturmamıştır; o, kapitalizmin
bağrından çıkmış bir toplumda, ekonomik ve siyasal bakımdan kaçınılmaz
olan şeyi saptamaktan başka bir, şey yapmamıştır.
İşçi sınıfının, kurtuluşu için, kapitalistlere karşı yürüttüğü savaşım
içinde, demokrasinin çok büyük bir önemi vardır. Ama demokrasi hiç de aşılamıyacak
bir sınır değildir; o yalnızca, feodaliteden kapitalizme ve kapitalizmden
de komünizme giden yol üzerinde bir konak, bir evredir.
Demokrasi, eşitlik demektir. Proletaryanın eşitlik savaşımının ve sınıfların
ortadan kalkması anlamında almak koşuluyla, eşitlik belgisinin büyük önemini
anlamak kolaydır. Ama demokrasi, yalnızca biçimsel eşitlik anlamına
gelir. Ve, bütün toplum üyelerinin üretim araçları mülkiyetine göre
eşitliği, yani çalışma eşitliği, ücret eşitliği gerçekleşir gerçekleşmez,
biçimsel eşitlikten gerçek eşitliğe, yani "herkesten yeteneğine göre, herkese
gereksinimine göre" ilkesinin gerçekleşmesine geçmek için, insanlığın karşısına,
mutlaka tamamlanması gereken yeni bir ilerleme sorununun dikildiği görülecektir.
İnsanlık bu en yüksek ereğe doğru hangi evrelerden, hangi pratik önlemlerden
geçerek gidecektir, bilmiyoruz, bilemeyiz de. Ama önemli olan, sosyalizmin
ölü, donmuş, değişmez bir şey olduğu yolundaki yaygın burjuva düşüncesinin
içinde sakladığı büyük yalanı görmektir; oysa, gerçekte ancak sosyalizmledir
ki, toplumsal ve özel yaşamın bütün alanlarında, hızlı, edimsel, gerçek
bir yığın niteliğine sahip ve, önce çoğunluğun, sonra da tüm nüfusun
katılacağı bir ilerleme hareketi başlayacaktır.
Demokrasi bir devlet biçimidir, çeşitli devlet biçimlerinden biridir.
Öyleyse, her devlet gibi, demokrasi de, zorun, örgütlenmiş olarak, sistemli
biçimde insanlara uygulanmasıdır. Îşin bir yanı, bu. Ama, öte yandan, demokrasi
yurttaşlar arasındaki eşitliğin, herkese eşit olarak devletin biçimini
belirleme ve onu yönetme hakkının resmen tanınması anlamına da gelir. O
halde bundan şu sonuç çıkar ki, demokrasi, gelişmesinin belirli bir aşamasında,
önce, proletaryayı, bu devrimci anti-kapitalist sınıfı birleştirir, sonra
da, onun, cumhuriyetçi de olsa, burjuva devlet makinesini, yani sürekli
orduyu, polisi, bürokrasiyi yıkmasıni, parçalamasını, yeryüzünden silip
atmasını ve onlar yerine daha demokratik bir devlet makinesi koymasını
sağlar; ama bu böyle olmakla, önce silâhlı işçi yığınlarının, sonra da
giderek milise katılan halkın tümünün biçimini alan bu devlet, gene de
bir devlet makinesi olmaktan geri kalmaz.
Burada, "nicelik niteliğe dönüşür": bu aşamaya eriştikten sonra,
demokratizm, burjuva toplum çerçevesinden çıkar ve sosyalizme doğru evrimlenmeye
sosyalizme dönüşmeye başlar. Eğer herkes gerçekten devlet yönetimine
katılırsa, kapitalizm artık tutunamaz. Ve kapitalizmin gelişmesi de, "herkes"in
devlet yönetimine gerçekten katılabilmesi için zorunlu öncülleri
oluşturur. Bu öncüller içinde, ötekiler arasında, en ileri kapitalist ülkelerin
birçoğu tarafından daha şimdiden gerçekleştirilmiş bulunan genel eğitimle,
sosyalize edilmiş engin ve karmaşık posta, demiryolları, büyük fabrikalar,
büyük ticaret, bankalar vb., vb. aygıtı tarafından, milyonlarca işçinin
"disiplin bakımından eğitim ve yetiştirilmesi" vardır.
Bu tür ekonomik öncüllerle, kapitalistler ve memurlar alaşağı
edildikten sonra, üretim ve bölüşümün denetimi, çalışma ve ürünlerin
kaydı için, bugünden yarına, pekâlâ silâhlı işçiler, tüm silâhlı
halk onların yerine geçirilebilir. (Kayıt ve denetim sorunuyla, mühendis,
tarım uzmanı vb. gibi bilimsel bir formasyona sahip personel sorununu birbirine
karıştırmamak gerekir: bugün kapitalistlerin emri altında çalışan bu baylar,
yarın silâhlı işçilerin emri altında daha da iyi çalışacaklardır.)
Kayıt ve denetim: komünist toplumun ilk evresinde, hem "yoluna
konması", hem de düzenli işlemesi için aslolan budur. Burada, bütün
yurttaşlar, silâhlı işçiler tarafından kurulmuş olan devletin ücretli görevlileri
durumuna dönüşürler. Bütün yurttaşlar, bir tek devlet "karteli"nin,
bir tek tüm halk "kartel"inin görevlileri ve işçileri olurlar. En önemli
olan şey, herkesin eşit bir çaba göstermesi, çalışma kurallarına tamamen
uyması ve eşit bir ücret almasıdır. Bu alandaki kayıt ve denetim işlemleri,
kapi- talizm tarafından son derece yalınlaştırılmıştır. Kapitalizm,
bu işleri, en yalın gözetim, kayıt ve gerekli makbuzların teslimi işlemlerine
indirgemiş, her şeyi, okur-yazar ve aritmetiğin dört işlemini bilir herhangi
birinin yapabileceği bir duruma getirmiştir.[Devlet, başlıca
görevlerini, işçilerin kendileri tarafından yapılan böylesine bir kayıt
ve bu tür bir denetime indirgediği zaman, "siyasal devlet" olmaktan çıkar;
"kamu görevleri siyasal niteliklerini yitirir ve basit yönetsel görevler
durumuna dönüşürler." (Bakınız: yukarda. Bölüm IV, paragraf 2: "Engels'in
Anarşistlerle Podemiği".)]
Halk çoğunluğu, bu kayıt ve (bundan böyle görevli haline dönüşmüş
olan) kapitalistlerle, kapitalist alışkanlıklarını koruyacak olan entellektüel
baylarınbu denetim işlemini, bizzat ve her yerde uygulayacağı zaman, bu
denetim gerçekten evrensel, genel ve ulusal nitelikte olacak, hangi biçimde
olursa olsun, hiç kimse kendini bundan kurtaramıyacak ve "artık, yapacak
hiçbir şey kalmayacaktır."
Toplumun tümü, çalışma ve ücret eşitliğiyle, artık bir tek büro ve bir
tek atelyeden başka bir şey olmayacaktır.
Ama, proletaryanın kapitalistleri yenip sömürücüleri alaşağı ettikten
sonra toplumun tümüne yayacağı bu "atelye" disiplini, bizim için asla ne
ülkü ne de son erektir; bu yalnızca, toplumu kapitalist sömürünün bayağılık
ve alçaklıklarından tamamen kurtarmak ve ileriye doğru sürekli gidişi
sağlama bağlamak için zorunlu bir basamaktır.
Toplumun bütün üyeleri, ya da hiç olmazsa bunların büyük bir çoğunluğu,
devleti kendileri yönetmeyi öğrendiği, işi kendi ellerine aldığı, son derece
küçük kapitalist azınlığı üzerinde, kapitalist alışkanlıklarını korumada
istekli küçük beyler ve kapitalizm tarafından iyiden iyiye bozulmuş işçiler
üzerinde denetimi "örgütlediği" andan itibaren, genel olarak tüm yönetim
zorunluluğu ortadan kalkmaya başlar. Demokrasi ne kadar tamamlanırsa, gerekli
duruma geleceği an o kadar yaklaşır. Silâhlı işçiler tarafından kurulan
"devlet" ne kadar demokratik olur ve "gerçek anlamda bir devlet olmaktan
ne kadar çıkarsa", tüm devlet, o kadar çabuk sönmeye başlar.
Aslında, herkesin toplumsal üretimi kendisi yönetmeyi öğreneceği
ve gerçekten yöneteceği zaman; herkesin kayıt-kuyut işlerine ve asalaklarin,
haramzadelerin, üçkâğıtçıların ve başka "kapitalizm, gelenekleri koruyucuları"nın
denetimine kendileri girişeceği zaman, tüm halk tarafından uygulanan bu
kayıt ve bu denetimden paçayı kurtarmak, her halde öylesine inanılmaz bir
güçlükte ve öylesine ender bir istisna durumunda olacaktır ki, bu kayıt
ve denetimden kurtulma çabası her halde öyle çabuk ve öyle sert bir ceza
gerektirecektir ki, (silâhlı işçiler pratik bir yaşam anlayışına sahiptirler;
onlar duygusal küçük entellektüeller değildirler ve kendileriyle alay edilmesine
asla izin vermiyeceklerdir), tüm insan toplumunun yalın ama özsel kurallarına
uymak zorunluluğu, çok çabuk bir alışkanlık durumuna gelecektir.
O zaman; komünist toplumun birinci evresinden üst evresine, ve, sonuç
olarak; devletin tamamen sönmesine geçişi sağlayacak kapı, ardına dek açılacaktır.
DEVLETİN toplumsal devrim, ve, toplumsal devrimin devlet karşısındaki
tutumu sorunu, genel olarak bütün devrim sorunları gibi, II. Enternasyonal'in
(1889 -1914) en gözde teorisyen ve yazarlarını çok az ilgilendirdi. Ama,
II. Enternasyonal'in 1914'te batmasına yolaçan oportünizmin kerteli gelişmesi
içinde en belirleyici olan şey, hattâ bu sorun kendisini apaçık bir biçimde
ortaya koyduğu zaman bile, çevresinden dolaşarak geçmeye çalışılması, ya
da tamamen bilmezlikten gelinmesiydi.
Genel olarak, proleter devrimin devlet karşısındaki tutumu sorununun
savsaklanması eğiliminin, oportünizm için elverişli olan ve onu besleyen
bu eğilimin, marksizmin bozulması ve tamamen değerden düşürülmesi sonucunu
verdiği söylenebilir.
Bu hazin süreci, kısaca da olsa belirlemek için, marksizmin en gözde
teorisyenlerini, Plekhanof ve Kautsky'yi ele alalım.
1. PLEKHANOF'UN ANARŞİSTLERLE
POLEMİĞİ
Plekhanof, anarşizmin sosyalizm karşısındaki tutumuna, 1894'te almanca
yayınlanan özel bir broşür ayırmıştır: Anarşizm ve Sosyalizm.
Plekhanof, bu konuyu, anarşizme karşı savaşımda en güncel, en ivedi
ve siyasal bakımdan en özsel sorunu, yani, devrimin devlet karşısındaki
tutumu ve genel olarak devlet sorununu tamamen atlayarak inceleme ustalığını
göstermiştir. Broşürü iki bölümdür: biri, Stirner'in, Proudhon'un vb. düşünlerinin
evrimi üzerine değerli bir dokümantasyon kapsayan tarihsel-yazınsal bir
bölüm; öteki, bir anarşisti bir hayduttan ayırdetmenin olanaksızlığı üzerine
en kötüsünden düşünceler kapsayan, tamamen kafasızca bir bölüm.
Konuların bu kombinezonu, Plekhanof'un Rusya'nın devrim öncesi ve devrimci
dönemi sırasındaki tüm etkinliğinin en eğlenceli. ve en ilginç yanıdır.
Plekhanof, 1915'ten 1917'ye dek, siyasada burjuvazinin ardında sürüklenerek,
yarı doktrinci, yarı kafasız biri olarak görünmüştür.
Marx ve Engels'in, anarşistlerle yaptıkları tartışmalarda devrimin devlet
karşısındaki tutumu üzerine görüşlerini, özellikle ve büyük bir özenle
belirtmeye çalıştıklarını gördük. Marx'ın Gotha Programının Eleştirisi'ni
1891'de yayınladığı zaman, Engels şöyle yazmıştı: "O anda bizler (yani
Marx ve Engels) Enternasyonal'in20 (Birinci
Enternasyonal) La Haye Kongresinden ancak iki yıl sonra, Bakunin ve anarşistlerle
savaşın göbeğinde bulunuyorduk."
Anarşistler, Paris Komünü'nü, kendi öğretilerini doğrulayan, söz uygun
düşerse, "kendilerine ait" bir şey olarak göstermeye çalışmışlardır. Ama
onlar, Komün'ün verdiği derslerden de, Marx'ın Komün üzerindeki çözümlemesinden
de hiçbir şey anlamamışlardır. Eski devlet makinesini parçalamak
gerekli midir ve onu neyle değiştirmek gerekir, gibi somut siyasal
sorunlar üzerinde, anarşistler, yaklaşık biçimde de olsa, gerçeği yansıtan
hiçbir şey söylememişlerdir.
Ama "anarşizm ve sosyalizm" konusunu, devlet sorununu tamamen atlayarak,
marksizmin Komünden önce ve Komün'den sonraki tüm gelişmesini dikkate
almaksızın incelemek, kaçınılmaz bir biçimde oportünizme sapmak demektir.
Çünkü oportünizm için özellikle gerekli olan şey, az önce belirttiğimiz
iki sorunun hiç konmamış olmasıdır. Bu kadarı bile, oportünizm için
bir zaferdir.
2. KAUTSKY'NİN OPORTÜNİSTLERLE
POLEMİĞİ
Kautsky'nin yapıtları, rusçaya, başka hiçbir dile olmadığı kadar çok
çevrilmiştir. Bazı Alman sosyal-demokratlarının, şaka yollu, Kautsky'nin
Rusya'da Almanya'dan çok okunduğunu söylemeleri boşuna değildir. (Parantez
içinde belirtelim ki, bu şakada, bu şakayı yapanların aklına bile gelmeyen
derin bir tarihsel gerçek payı verdır. Rus işçileri, 1905'te, dünyanın
en iyi sosyal-demokrat yazınını, o za- mana dek görülmemiş miktarda isteyip,
bu yapıtların öteki ülkelerdeki çevirilerini ve asıllarını çok sayıda elde
ederek, daha ileri bir komşu ülkenin hatırı sayılır deneyimini, söz yerindeyse,
hızlı bir tempoyla bizim proleter hareketimizin genç toprağı üzerine aktardılar.)
Kautsky, bizde, marksizm üzerine popüler açıklamasıyla, ve özellikle,
başta Bernstein olmak üzere, oportünistlere karşı açtığı tartışma dolayısıyla
tanınır. Bununla birlikte, pek de iyi bilinmeyen -ama 1914-1915 büyük bunalımı
sırasında Kautsky'nin o utanç verici kafa karışıklığına ve sosyal-şovenizmin
savunmasına nasıl kayabildiği çözümlenmek istenirse- üzerinde durulması
gereken bir gerçek var. Bu gerçek, oportünizmin Fransa (Millerand ve Jaures)
ve Almanya'daki (Bernstein) en gözde temsilcilerine karşı çıkmadan önce,
Kautsky'nin çok büyük kararsızlıklar göstermiş olmasıdır. 1901-1902 arasında
Stuttgart'ta çıkan ve devrimci proleter düşünleri savunan marksist Zaria21
gazetesi, Kautsky ile tartışmak, ve, onun 1900 Paris Enternasyonal Sosyalist
Kongresine22 önerdiği melez, kaçamaklı ve
oportünistlerle uzlaşıcı karar tasarısını "lastikli karar" olarak adlandırmak
zorunda kalmıştı. Karl Kautsky'nin, Bernstein'a karşı savaşıma girişmeden
önce daha az olmayan duraksamalarını gösteren. mektupları da Almanya'da
yayınlanmış bulunuyor.
Çok daha vahim bir şey de şudur: Şimdi, Kautsky'nin marksizm karşısındaki
son ihanetinin tarihini irdelerken, onun oportünistlerle yaptığı tartış-
mada özellikle devlet sorununda, sorunu koyma ve inceleme biçiminde oportünizme
doğru sürekli bir sapma saptıyoruz.
Kautsky'nin oportünizme karşı ilk önemli yapıtını, Bernstein ve Sosyal-Demokrat
Program adlı kitabını alalım. Kautsky, bu kitapta Bernstein'ı inceden
inceye çürütür. Ama ilginç olan şudur:
Bernstein, kendisini Erostrat biçimi ünlüleştiren Sosyalizmin Öncülleri
adlı kitabında, marksizmi "blankizm" ile suçlar. (O zamandan buyana, Rusya'daki
oportünistler ve liberal burjuvalar tarafından, marksizmin devrimci temsilcilerine,
Bolşeviklere karşı bin kez ileri sürülen suçlamadır bu.) Adı geçen kitabında,
Bernstein, Marx'ın Fransa'da İç Savaş'ı üzerinde özellikle durur;
gördüğümüz gibi, Marx'ın Komün'den çıkan dersler üzerine görüşünü, Proudhon'un
görüşüyle boş yere birleştirmeye, özdeşleştir- meye çalışır. Bernstein'ın
özellikle dikkatini çeken şey, Komünist Manifesto'nun 1872 önsözünde
Marx'ın altını çizmiş olduğu sonuçtur. Marx bu önsözde şöyle der: "İşçi
sınıfı, devlet makinesini olduğu gibi ele geçirmek ve onu kendi hesabına
çalıştırmakla yetinemez."
Bu formül, Bernstein'ın o kadar "hoşuna gider" ki, bunu tamamen bozulmuş
oportünist bir anlamda yorumlayarak, kitabında en az üç kez yineler.
Oysa görmüş olduğumuz gibi, Marx, işçi sınıfı, tüm devlet makinesini
kırmak, parçalamak, havaya uçurmak (Sprengung, tahrip -deyim
Engels'indir) zorundadır demek ister. Oysa, Bernstein'a göre, Marx bu sözcüklerle,
işçi sınıfını, iktidarı ele geçiriş sırasında, fazla devrimci bir zora
karşı sözde uyarmış oluyordu.
Marx'ın düşüncesinin bundan daha bayağı, daha utanç verici bir bozuluşu
düşünülemez.
Ama Kautsky, o inceden inceye çürütmesinde, bu "bernştaynname" karşısında
nasıl davranmıştır?
Kautsky, oportünistler tarafından marksizmin bu noktasında yolaçılan
bozulmayı derinliğine bir çözümlemeden kaçınmıştır. Yalnızca, Marx'a göre,
işçi sınıfının devlet makinesini olduğu gibi ele geçirmekle yetinemiyeceğini,
genel olarak onu kendine maledebileceğini doğrulayarak, Marx'ın İç Savaş'ına
Engels'in yazdığı önsözden yukarda sözü geçen parçayı aktarmış ve başka
hiçbir şey söylememiştir. Bernstein, Marx'a gerçek düşüncesinin tam tersini
maletmişmiş, Marx 1852'den itibaren proleter devrime devlet makinesini
"parçalamak" görevini vermişmiş - bütün bunlar üzerine Kautsky bir tek
söz bile söylemez.
Bunun sonucu, proleter devrimin görevleri sorununda marksizmi oportünizmden
temelden ayıran şey, Kautsky tarafından elçabukluğuyla yokedilmiş olur.
Kautsky, Bernstein'a "karşı" şöyle yazar: "Proletarya diktatoryası sorununun
çözümü işini, büyük bir dinginlikle, geleceğe bırakabiliriz" (almanca baskı,
s. 172).
Bu, Bernstein'a karşı bir polemik değil, aslında ona verilmiş
bir ödün, oportünizm karşısında bir boyuneğmedir; çünkü şu anda,
oportünistler, proleter devrimin görevleriyle ilgili en önemli sorunların
"büyük bir dinginlikle geleceğe bırakılması"ndan başka bir şey istemiyorlar.
1852'den 1891'e dek, kırk yıl boyunca, Marx ve Engels, proletaryaya
devlet makinesini parçalamak zorunda olduğunu öğrettiler. Ve Kautsky, 1899'da,
oportünistlerin bu noktada marksizme düpedüz ihanetleri karşısında, bu
makinenin parçalanması gerekli mi, değil mi sorununu elçabukluğuna getirip,
onun yerine bu parçalama işinin somut biçimleri sorununu koyarak, bu somut
biçimleri önceden bilemiyeceğimiz yolundaki o "söz götürmez" (ve kısır)
burjuva gerçeği arkasına sığınır!
Proletarya partisinin, işçi sınıfını devrime hazırlama görevi karşısındaki
tutumlarında, Marx'la Kautsky arasında derin bir uçurum vardır.
Kautsky'nin bir sonraki yapıtını, gene büyük ölçüde oportünizmin yanlışlarını
çürütmeye ayrılmış daha olgun yapıtını ele alalım: Bu, Toplumsal Devrim
üzerindeki broşürüdür. Yazar, bu yapıtta, konu olarak özellikle "proleter
devrim" ve "proleter rejim" sorunlarını almıştır. Kautsky, nice değerli
düşünler ileri sürer bu broşürde; ama devlet sorununa, gelince, işte o
konuda susar. Broşürün her yerinde devlet iktidarının fethinden
sözedilir, ama başka bir şey katmaksızın. Yani, devlet makinesi tahrip
edilmeksizin iktidarın elde edilmesini kabul ettiğine göre,
yazar, oportünistlere ödün veren bir formülü yeğ tutmuştur. Marx'ın 1872'de
Komünist Manifesto'nun programında bulunup da "eskimiş" olarak ilân
ettiği şeyi, Kautsky, 1902'de diriltir.
Broşür, "toplumsal devrimin biçimleri ve silâhları"na özel bir bölüm
ayırır. Bu bölümde, hem siyasal yığın grevi, hem iç savaş, hem de "modern
bir büyük devletin, bürokrasi ve ordu gibi egemenlik aletleri" incelenir;
ama Komün'ün daha önce işçilere verdiği dersler üzerine tek sözcük bile
söylenmez. Engels'in, devlet konusundaki "körükörüne" dindarca saygıya
karşı herkesten çok Alman sosyalistlerini uyarmış olması, kuşkusuz bir
rastlantı değildir.
Kautsky sorunu şöyle sunar: muzaffer proletarya "demokratik programını
gerçekleştirecektir"; ardından, bu programın maddelerinin açıklanması gelir.
Burjuva demokrasisinin proleter demokrasiyle geçiştirilmesi üzerine 1871'in
yeni olarak getirdiği şeye gelince, bundan tek bir söz etmez. Kautsky,
"ciddi" görünüşlü bayağılıkların arkasına sığınır. Şöyle :
"İktidara, güncel rejimin koşulları içinde ulaşmıyacağımız açıktır.
Devrimin kendisi, bugünkü siyasal ve toplumsal yapımızı değiştirmeye zamanı
olacak, uzun soluklu, çok derin savaşımları öngerektirir."
Bu elbette "açık bir şeydir". Tıpkı atların yulaf yemeleri ve Volga'nın
Hazer Denizine dökülmesi gibi. Ne var ki, "çok derin" bir savaşım üzerine
boş ve tumturaklı bir tümce yardımıyla, devrimci proletarya için dirimsel
bir sorunun, yapacağı devrimdeki "derinlik"in, daha önceki, proleter-olmayan
devrimlerden farklı olarak, devlet ve demokrasiye göre neye dayandığı sorununun
baştan savulması da cansıkıcı bir şeydir.
Bu sorunu baştan savarak, Kautsky, gerçekte bu çok önemli nokta
üzerinde oportünizme bir öden verir: ona sözde korkunç bir savaş
açar, "devrim düşünü"nün önemini belirtir (ama devrimden çıkan somut dersleri
işçiler arasında yaymaktan korktuğu zaman bu "düşün" kaç para eder?) ;
ya "her şeyden önce devrimci idealizm" der, ya da, İngiliz işçilerinin
bugün "artık küçük-burjuvalardan başka bir şey olmadıklarını" ilân eder.
Kautsky, şöyle yazar:
"Sosyalist toplumda çok çeşitli işletme biçimleri birarada bulunabilirler:
bürokratik (??), tradeunioncu, [sendikalist -ç.] kooperatif bireysel ...
örneğin, demiryolları gibi, bürokratik (??) bir örgütlenmeden vazgeçemiyecek
işletmeler vardır. Burada, demokratik örgütlenme, şu görünüme bürünebilir:
işçiler, çalışma rejimini düzenlemek ve bürokratik aygıtın işleyişini denetlemekle
görevli bir tür parlamento oluşturacak delegeleri seçerler. Başka bazı
işletmeler işçi sendikalarına verilebilirler; bazıları da, kooperasyon
ilkesine dayanabilirler" (Cenevre'de 1903'te yayınlanmış rusça çeviri,
s. 148 ve 115).
Bu görüş biçimi yanlıştır; Marx ve Engels'in, Komün'den çıkan derslerden
esinlenerek, 1870 ve 1880 yılları arasında yaptıkları açıklamalara göre
bir gerilemeyi gösterir.
Sözde "bürokratik" bir örgütlenme zorunluluğu bakımından, demiryollarıyla
genel olarak bütün büyük mekanize sanayi işletmeleri arasında, herhangi
bir fabrika, herhangi bir büyük mağaza, herhangi bir büyük kapitalist tarım
işletmesi arasında, hiçbir ayrım yoktur. Bütün bu işletmelerde, teknik,
çok sıkı bir disiplin, herkesin kendi işini zamanında yapmasında çok büyük
bir titizlik ister; tersi durumda tüm işletme durur, ya da makineler bozulur,
ürünler ziyan olur. Bütün bu işletmelerde, işçiler, elbette "bir tür
parlamento oluşturacak olan delegeleri seçeceklerdir".
Ama burada önemli olan nokta, bu "bir tür parlamento"nun, burjuva parlemanter
kurumları anlamında bir parlamento olmayacağıdır. Burada. önemli
olan nokta, bu "bir tür parlamento"nun, düşüncesi burjuva parlamentarizminin
çerçevesini aşmayan Kautsky'nin düşündüğü gibi, "çalışma rejimini düzenlemek
ve bürokratik aygıtın işleyişini denetlemek"le yetinmeyeceğidir.
Kuşku yok ki, sosyalist toplumda, işçi temsilcilerden kurulu "bir tür parlamento",
"çalışma rejimini düzenleyecek ve aygıt'ın işleyişini denetleyecektir";
ama, işte bu aygıt, "bürokratik" olmayacaktır. İşçiler, siyasal
iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı parçalayacak, temellerine
dek yıkacak, onda taş üstünde taş bırakmayacak ve onu işçi ve görevlileri
kapsayan yeni bir aygıtla değiştireceklerdir. Bu işçi ve görevlilerin bürokrat
durumuna gelmelerini engellemek için, Marx ve Engels tarafından
enine boyuna incelenmiş olan önlemler hemen alınacaktır: 1) Her işe seçimle
gelme, ama her an görevden geri alınabilme; 2) İşçinin aldığından yüksek
olmayan bir ücret; 3) Herkesin denetim ve gözetim işlerini yapabilmesi,
yani herkesin bir zaman için "bürokrat" durumuna gelmesi ve bu yüzden
kimsenin "bürokrat" olamaması için gerekli önlemlerin hemen alınması.
Kautsky, Marx'ın şu sözlerinin anlamını hiç düşünmemiştir: "Komün parlemanter
bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütücü, hem yasamacı, hareketli bir
gövdeydi."
Kautsky, -(halk için olmayan) demokrasiyi (halka karşı olan)
bürokrasiye bağlıyan- burjuva parlamentarizmi ile, bürokrasiyi kökünden
kazıyacak önlemleri hemen alacak, ve, bu önlemleri sonuna dek, bürokratizmin
tamamen yıkılmasına ve halk için bir demokrasinin tamamen kurulmasına dek
uygulayacak olan proleter demokratizm arasındaki ayrımı hiç mi hiç anlamamıştır.
Kautsky burada, başka birçokları gibi, devlet karşısında "körükörüne
bir saygı"nın, "boş ve dindarca" bir bürokratizm saygısının kanıtını verir.
Kautsky'nin oportünistlere karşı son ve en yetkin yapıtına, İktidar
Yolu adlı broşürüne geçelim şimdi (galiba bu broşürün rusçası yayınlanmadı,
çünçü Rusya'da gericiliğin en güçlü olduğu bir zamarda, 1909'da yazılmıştı).
Bu broşür büyük bir ilerleme gösterir; çünkü, ne Bernstein'a karşı yöneltilen
1899 broşürü gibi genel olarak devrimci programı, ne de 1902'deki Toplumsal
Devrim adlı broşür gibi, gerçekleşme çağından bağımsız olarak toplumsal
devrimin görevlerini değil, bizi "devrimler çağı"nın başladığını
kabule zorlayan somut koşulları inceler.
Yazar, açıkça, genel olarak sınıflar arasındaki çelişkilerin şiddetlenmesinden
ve bu bakıma özellikle önemli bir rol oynayan emperyalizmden sözeder. Batı
Avrupa için "1789'dan 1871'e dek uzanan devrimci dönem"den sonra, 1905
yılı, Doğu için benzer bir dönem açar. Dünya savaşı korkunç bir hızla yaklaşır.
"Proletarya için artık zamansız bir devrim sözkonusu olamaz." "Devrimci
döneme girmiş bulunuyoruz." "Devrimci çağ başlıyor."
Son derecede açık sözler. Kautsky'nin bu broşürü, Alman sosyal-demokrasisinin
emperyalist savaştan önce olmayı vaadettiği şeyle, savaş patladıktan
sonra (Kautsky ile birlikte) düştüğü yer arasında bir karşılaştırma yapılmasını
olanaklı duruma getirir. Kautsky, irdelenen broşürde şöyle yazıyordu: "Güncel
durum, bir tehlike taşıyor: bu tehlike, bizim (biz, Alman sosyal-demokratları),
kolaylıkla gerçekte olduğumuzdan daha ılımlı sanılmamızdır." Ama Alman
Sosyal-Demokrat Partisinin, gerçekte, göründüğünden çok daha ılımlı ve
çok daha oportünist olduğu ortaya çıkmış bulunuyor!
Devrimler çağının başladığını öylesine bir kesinlikle ilân ettikten
sonra, kendisinin de söylediği gibi, özellikle "siyasal devrim" sorununun
çözümlenmesine ayrılmış bulunan bir broşürde, Kautsky'nin, devlet sorununu
gene tamamen biryana bırakması çok ilginçtir.
Bütün bu sorunu geçiştirme çabalarının, bütün bu susma ve eveleme-gevelemelerin
kaçınılmaz sonucu, birazdan üzerinde duracağımız gibi, oportünizme tam
bir katılma olmuştur.
Alman sosyal-demokrasisi, Kautsky'nin ağzıyla, sanki şöyle haykırıyordu:
devrimci düşüncelerimi koruyorum (1899) ; proleter toplumsal devrimin kaçınılmaz
bir şey olduğunu kabul ediyorum (1902); yeni bir devrimler çağının başladığını
kabul ediyorum (1909). Ama, proleter devrimin devlet karşısındaki görevleri
sorunu ortaya çıkar çıkmaz, Marx'ın daha, 1852'de söylediği şeye göre bir
gerileme yapıyorum (1912).
Kautsky'nin Pannekoek'le tartışması sırasında, sorun işte böyle açıkça
ortaya konmuş olur.
3. KAUTSKY'NİN
PANNEKOEK İLE POLEMİĞİ
Kautsky'nin hasmı olan Pannekoek, saflarında Rosa Lüksembourg, Karl
Radek ve daha başkalarını toplayan "radikal sol" eğilimin temsilcilerinden
biriydi. Devrimci taktiği öneren radikal sollar, Kautsky'nin ilkelerden
yoksun "merkezci" bir tutum kabul ettiğini ve marksizmle oportünizm arasında
sallandığını kabul etmekte birleşiyorlardı. Haksız yere marksist adı verilen
"merkezci" ya da "kautskist" denilen eğilim tüm çirkin yoksulluğuyla ortaya
çıkınca, bu değerlendirmenin doğruluğunu savaş tamamen tanıtladı.
Pannekoek, başka şeyler arasında devlet soru- nunu da inceleyen "Yığın
Eylemi ve Devrim" (Neue Zeit, 1912, XXX, 2) adlı yazısında Kautsky'nin
durumunu "pasif bir radikalizm" olarak, hareketsiz bir bekleme teorisi"
olarak tanımlıyordu. "Kautsky devrim sürecini görmek istemiyor" (s. 616).
Pannekoek. sorunu bu biçimde koyarak, bizi ilgilendiren konuya, proleter
devrimin devlet karşısındaki görevleri konusuna değiniyordu:
"Proletaryanın savaşımı, diye yazıyordu Pannekoek, yalnızca burjuvaziye
karşı devlet iktidarı için bir savaşım değildir; aynı zamanda devlet iktidarı-
na karşı bir savaşımdır da... Proleter devrim, devlet gücünün aletlerini
parçalamaya ve onları proletarya gücünün aletleriyle ortadan kaldırmaya
(Auflösung, harfiyen: yoketmek, dağıtmak) dayanır... Savaşım, ancak kesin
sonuç alındığı anda, ancak devlet örgütü tamamen yıkıldığı anda biter.
Çoğunluk örgütü, egemen azınlık örgütünü yokederek, üstünlüğünü tanıtlar"
(s. 548).
Pannekoek'ün düşüncesini büründürdüğü formülde büyük yanlışlar var.
Bununla birlikte düşün açıktır; ve Kautsky'nin bu düşünü nasıl çürütmeye
çalıştığını görmek ilginçtir.
Kautsky, şöyle yazar:
"Şimdiye dek, sosyal-demokratlarla anarşistler arasındaki karşıtlık,
sosyal-demokratların devlet iktidarını ele geçirmek, anarşistlerinse onu
yıkmak istemelerinden ibaretti. Pannekoek ikisini birden istiyor" (s. 724).
Pannekoek'ün açıklaması, açıklık ve belirginlikten yoksundur (yazısının,
üzerinde durulan konuyla ilgili olmayan başka yanlışlarını biryana bırakıyoruz)
; Ama Kautsky, Pannekoek tarafından ortaya konmuş bulunan ilke sorununu
ele almış, ve bu çok önemli ilke sorununda, oportünizmin göbeğine
geçmek için, marksizm konumlarını büsbütün bırakmıştır. Kautsky'nin sosyal-demokratlarla
anarşistler arasında kurduğu ayrım tamamen yanlıştır; marksizm kesin olarak
bozulmuş ve alçaltılmıştır.
Marksistleri anarşistlerden ayırdeden şeyler şunlardır:
1) Marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek,
bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin
yokolmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak, gerçekleşebilir
bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse, bunu olanaklı duruma getiren
koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını
isterler.
2) Marksistler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra,
eski devlet makinesini tamamen parçalamanın ve onu silâhlı işçilerin Komün
örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesiyle değiştirmenin
zorunlu bir şey oldu- ğunu söylerler; anarşistlerse, devlet iktidarının
devrimci proletarya tarafından kullanılmasını yadsımaya dek, devrimci diktatorayı
yadsımaya dek giderler.
3) Marksistler, çağcıl devletten yararlanarak, proletaryanın devrime
hazırlanmasını isterler; anarşistlerse böyle bir davranışa karşıdırlar.
Bu polemikte, Pannekoek, Kautsky'ye karşı marksizmi temsil etmiştir;
çünkü Marx, açıkça, proletaryanın devlet iktidarını ele geçirmekle yetinemi-
yeceğini (eski devlet aygıtının yalnızca başka ellere geçmekle kalmaması
anlamında), ayrıca bu aygıtı kırmak, parçalamak ve onu bir yenisiyle değiştirmek
zorunda olduğunu öğretmiştir.
Kautsky, oportünizm adına marksizmi bırakır; çünkü devlet makinesinin
parçalanmasını, oportünistler için kabulü olanaksız olan bu şeyi apaçık
bir biçimde elçabukluğuna getirir, ve böylece oportünistlere, devletin
"fethi"ni basit bir çoğunluk sağlama olarak yorumlama olanağını veren bir
kaçamak yolu bırakır.
Marksizmin bu bozulmasını gözlerden saklamak için, Kautsky, iyi bir
açımlayıcı olarak hareket eder: Marx'ın bir "alıntısı"ndan yola çıkar.
Marx, 1850'de "devletin elleri arasında kararlı bir güç toplanması"nı öneriyordu.
Buna dayanarak Kautsky bayram eder: Pannekoek "merkeziyetçiliği" yıkmak
istemiyor muydu?
Basit bir hokkabazlık; merkeziyetçiliğe yeğ tutulan federasyon üzerindeki
görüşlerinde, marksizmle prudonculuğu özdeşleştiren Benrstein'in oyununu
anımsatan basit bir hokkabazlık.
Kautsky'nin "alıntı"sı, çorbaya düşmüş saça benzer. Merkeziyetçilik,
eski devlet makinesiyle olduğu gibi, yenisiyle de olanaklıdır. Eğer işçiler,
kendi silâhlı güçlerini özgürce birleştirirlerse, bu, merkeziyetçilik olacaktır;
ama bu merkeziyetçilik, merkezî devlet aygıtının, sürekli ordunun, polisin,
bürokrasinin "tamamen yıkılması" üzerine dayanacaktır. Kautsky, Marx ve
Engels'in Komün üzerine iyi bili- nen düşüncelerini atlayarak, sorunla
hiçbir ilgisi olmayan bir alıntıyı bulup çıkartacak kadar dürüstlüğe aykırı
bir biçimde davranır.
Ve, şöyle yazar:
'... Acaba Pannekoek memurların kamu görevlerini mi ortadan kaldırmak
istiyordu? Ama devlet yönetimi şöyle dursun, biz ne parti ne de sendikalar
örgütünde memurlardan vazgeçebiliriz. Programımız, devlet memurlarının
yokedilmesini değil, halk tarafından seçilmelerini ister... Şimdi bizde
sözkonusu olan şey "geleceğin devleti"ndeki yönetim aygıtının hangi biçime
bürüneceğini bilmek değil, bizim siyasal savaşımımızın devlet iktidarını,
biz bu iktidarı ele geçirmeden önce, yıkıp yıkmayacağını (anflöst,
harfiyen: yokedecek, dağıtacak) bilmektir ["biz bu iktidarı ele geçirmeden
önce"nin altı Kautsky tarafından çizilmiştir.]. Memurlarıyla birlikte
ortadan kaldırılabilecek bakanlık hangisidir? (Kautsky, Eğitim, Adalet,
Maliye, Savunma bakanlıklarını sayar). Hayır, güncel bakanlıkların içinde,
hükümete karşı olan siyasal savaşımımız tarafından ortadan kaldırılacak
tek bakanlık yoktur... Yanlış anlamalardan kaçınmak için, yineliyorum:
sözkonusu olan, muzaffer sosyal-demokrasinin "gelecekteki devlet"e han-
gi biçimi vereceğini bilmek değildir; sözkonusu olan, bizim muhalefetimizin
bugünkü devleti nasıl dönüştüreceğini bilmektir" (s. 725).
İşte bu gerçek bir hokkabazlıktır. Pannekoek, belgin devrim sorununu
koyuyordu. Yazısının başlığı ve aktarılan parçalar bunu açıkça gösterir.
Kautsky, "muhalefet" sorununa sıçrayarak, devrimci bakış açısı yerine,
oportünist bakış açısını koymaktan başka bir şey yapmaz. Uslamlaması şöyle
özetlenebilir: şimdi, muhalefet; iktidarın elde edilmesinden sonra, bir
çare düşünülecek, Devrim yokolur! Bu, oportünistlerin istediği şeyin
ta kendisidir.
Sözkonusu olan şey, ne muhalefet ne de genel olarak siyasal savaşımdır;
sözkonusu olan şey, açıkça devrim'dir. Devrim de şuna dayanır: Proletarya,
"yönetim aygıtı"nı ve tüm devlet aygıtını parçalar ve onun
yerine silâhlı işçiler tarafından oluşturulan bir yenisini koyar. Kautsky,
"bakanlıklar" için "dindarca bir saygı" gösteriyor; ama, işçi ve köylü
temsilcilerinin egemen ve son derece güçlü Sovyetleri yanında ve bu Sovyetlere
bağlı, uzmanlardan kurulu kumisyonlar, neden bu bakanlıklar yerine geçemesinler?
Önemli olan, "bakanlıklar"ın kalıp kalmıyacağını, ya da bunların "uzman
komisyonları", ya da başka örgütlerle değiştirilip değiştirilmiyeceğini
bilmek değildir: bunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan, (binlerce bağla
burjuvaziye bağlı ve tamamen görenek ve tutuculuk etkisinde bulunan) eski
devlet makinesinin korunup korunmayacağı, ya da parçalanıp bir yenisiyle
değiştirilip değiştirilmeyeceğidir. Devrim, yeni sınıfın eski devlet
makinesi yardımıyla buyurup yönetmesine değil, eski devlet makinesini parçaladıktan
sonra, yeni bir makine yardımıyla buyurup yönetmesine götürmelidir:
İşte Kautsky'nin elçabukluğuna getirdiği, ya da hiç anlamamış olduğu şey,
marksizmin bu temel düşünüdür.
Memurlara ilişkin sorusu açıkça gösterir ki, Kautsky ne Komün'den çıkan
dersleri anlamıştır ne de Marx'ın öğretisini. "Biz ne parti ne de sendikalar
örgütünde memurlardan vazgeçebiliriz..."
Biz kapitalist rejimde, burjuvazinin egemenliği altında memurlardan
vazgeçemeyiz. Proletarya, kapitalizm tarafından ezilmiş, çalışan yığınlar
köleleştirilmiştir. Kapitalist rejimde demokrasi, yığınların ücretli köleliği,
yoksulluk ve sefaletinin yarattığı bu havayla daralmış, sıkışmış, kolu
kanadı budanmış ve sakatlanmıştır. İşte bu nedenle, ama yalnızca bu nedenle,
bizim siyasal ve sendikal örgütlerimizdeki memurlar kapitalist çevre tarafından
bozulmuşlardır (ya da daha doğrusu bozulmaya eğilimlidirler) ve bürokratlar
durumuna, yani ayrıcalıklı, yığınlardan kopmuş ve onlar üzerinde
yer alan kimseler durumuna dönüşme eğilimi gösterirler.
Bürokratizmin özü işte buradadır. Kapitalistler kamulaştırılmadıkça,
burjuvazi alaşağı edilmedikçe, bizzat proletarya memurlarının belirli ölçüde
"bürok- ratlaşmaları" kaçınılmaz bir şeydir.
Kautsky, kısacası, şöyle der: mademki, seçilmiş kamu görevlileri olacak,
öyleyse sosyalist rejimde de memurlar ve bir bürokrasi olacaktır! İşte
yanlış olan da budur. Marx, Komün örneğiyle göstermiştir ki, kamu görevlileri,
sosyalist rejimde, seçimle işbaşına gelmeleri biryana, ayrıca her
an görevden geri alınabildikleri, aylıkları ortalama işçi ücretleri düzeyine
indirildiği, ve üstelik, parlemanter kuruluşlar yerine "hareketli", "aynı
zamanda hem yürütücü hem de yasamacı" topluluklar geçtiği ölçüde,
"bürokrat" olmaktan, "memur" olmaktan çıkarlar.
Gerçekte, Kautsky'nin Pannekoek'e karşı tüm kanıtlaması, hele özellikle,
parti örgütlerinde olduğu gibi sendikal örgütlerde de memurlardan vazgeçemiyeceğimiz
yolundaki o hayranlık verici kanıtı, onun, Bernstein'ın genel olarak marksizme
karşı eski "kanıtlar"ını yeniden ele aldığını gösterir. Bernstein, Sosyalizmin
Öncülleri adlı döneklik kitabında, "ilkel" demokrasi düşününe karşı,
"doktriner demokratizm" -emredici vekâlet, ücretsiz memuriyet, iktidarsız
merkezî temsil vb.- dediği şeye karşı, savaşa girişir. Bu "ilkel" demokrasinin
eksikliliğini, başarısızlığını tanıtlamak için, Bernstein, İngiliz trade-union-
larının, karı-koca Webb'ler tarafından yorumlanan deneyine başvurur. Sözümona
"tam bir özgürlük içinde" (almanca baskı, s. 137) evrimlenmiş bulunan trade-unionlar,
gelişmelerinin yetmiş yılı içinde, ilkel demokrasinin etkisizliğine inanmışlarmış
ve onu bürokratizme bağlı bildiğimiz parlamentarizmle değiştirmişlermiş.
Aslında, trade-unionlar, "tam bir özgürlük içinde" değil, egemen kötülüğe,
yalana, yoksulların "yüksek" yönetimden elenmesine ödünler verilmesinden,
kuşkusuz "kaçınılamayacak" olan tam bir kapitalist kölelik içinde
evrimlenmişlerdir. Sosyalist rejimde, "ilkel" demokrasinin birçok yönleri
zorunlu olarak yeniden canlanacaktır; çünğü, uygar toplumların tarihinde
ilk kez olarak, halk yığınları, yalnızca oylama ve seçimlere değil,
günlük yönetime de, özerkli bir katılma düzeyine yükselecektir.
Sosyalist rejimde herkes sırayla yönetecek, ve böylece, aslında
kimsenin yönetmemesine hızla alışacaktır.
Dahice çözümleme ve eleştiri zekâsıyla, Marx, Komün'ün pratik önlemlerinde,
oportünistlerin alçaklıkları ve burjuvaziyle kesin olarak bozuşmayı reddetmeleri
yüzünden, o kadar korktukları ve kabul etmek istemedikleri; anarşistlerinse,
ya fazla aceleleri, ya da büyük toplumsal dönüşümlerin, içinde oluştukları
koşulları genel olarak anlayamayışları yüzünden görmek istemedikleri bu
dönüm noktasını görmüştür. Burjuva darkafalılığı iliklerine işlemiş
olan oportünist, "eski devlet makinesini yıkmayı düşünmek bile doğru değildir;
bakanlardan ve memurlardan nasıl vazgeçebiliriz?" biçiminde akıl yürütür
ve aslında devrime ve onun yaratıcı gücüne inanmak şöyle dursun, devrimden
ödü patlar (tıpkı bizim Menşeviklerle Devrimci-Sosyalistlerimizin devrimden
korktukları gibi).
Anarşist ise "yalnızca eski devlet makinesini yıkmayı düşünmek
gerekir; daha önceki proleter devrimlerden çıkan somut dersleri
derinleştirmek ve yıkılan şeyin yerine neyin ve nasıl konacağını
çözümlemek yararsızdır" biçiminde akıl yürütür (anarşistlerin en iyisi
tabiî, yoksa Kropotkin ve şürekâsını takiben burjuvazinin peşinde sürükleneni
değil) ; bu nedenle, anarşist, gözüpek, sert, ama aynı zamanda yığın hareketinin
pratik koşullarını da hesaba katan somut bir devrimci eylemi değil, umutsuzluk
taktiğini benimser.
Marx, bu iki yanılgıdan da kaçınmayı öğretir. bize. Bir yandan, eski
devlet makinesinin tamamen parçalanmasında en büyük gözüpekliğin gösterilme-
sini; öte yandan da, sorunu somut bir biçimde koymasını öğretir: Komün,
şu şu biçimde davranıp, daha büyük bir demokrasi sağlamaya ve bürokratizmin
kökünü kazımaya yönelen şu şu önlemleri alarak, birkaç haftada, yeni
bir devlet makinesi, proleter bir devlet makinesi kurmaya başlayabilmiştir.
Öyleyse, Komüncülerin devrimci gözüpekliğini öğrenelim, onların pratik
önlemlerinde, pratik bakımdan ivedi ve hemen gerçekleştirilmesi olanaklı
önlemlerin bir taslağını görmeye çalışalım; bürokratizmi tamamen yık- maya,
ancak böyle, bu yolu izleyerek ulaşabiliriz.
Sosyalizm, işgününü kısaltacak, yığınları yeni bir yaşayışa yükseltecek,
halkın büyük bölümünü, istisnasız herkesin "kamu görevleri" yapmasını
sağlayan koşullara kavuşturacaktır; bürokratizmin yıkılması olanağını güvence
altına alan şey, işte budur. Ve genel olarak, tüm devletin tamamen sönmesine
götürecek şey de, budur.
"... Yığın grevinin rolü diye sürdürür Kautsky, asla devlet iktidarını
yıkmak olamaz; yalnızca hükümeti belirli bir sorun üzerinde ödün
vermeye razı etmek, ya da proletaryaya düşman bir hükümeti, proletaryanın
gereksinimlerini karşılayacak (entgegenkommende) bir hükümetle değiştirmek
olabilir... Ama bu (yani proletaryanın kendine düşman hükümet üzerindeki
zaferi) asla ve hiçbir durumda, devlet iktidarının yıkılmasına götüremez;
bunun sonucu, ancak ve ancak, güçler dengesinde, devlet iktidarı içinde
belirli bir yer değiştirme (Verschiebung) olabilir... Öyleyse, bizim
siyasal savaşımımızın ereği, gene geçmişte olduğu gibi, parlamentoda çoğunluğun
sağlanmasıyla devlet iktidarının elde edilmesi ve parlamentonun hükümetin
efendisi haline getirilmesidir" (s. 726, 727, 732).
İşte, en katkısız ve en yavan oportünizmin ta kendisi; bu, sözde devrimci
kalarak, gerçekte devrimden vazgeçmekten başka bir şey değildir. Kautsky'nin
düşüncesi, "proletaryanın gereksinimlerini karşılayacak bir hükümet"ten
öteye gitmez; bu, Komünist Manifesto'nun "proletaryanın egemen sınıf
olarak örgütlenmesi"ni ilân ettiği 1847'ye göre, burjuva darkafalılığına
doğru atılmış bir geri adımdır.
Böylece Kautsky, hepsi de "proletaryanın gereksinimlerini karşılayacak"
bir hükümet için savaşımda bağlaşma durumunda bulunan Scheidemann'lar Plekhanov'lar,
Vandervelde'lerle, o kadar sevdiği "birlik"i gerçekleştirmek durumuna düşecektir.
Bize gelince, biz bu sosyalizm dönekleriyle selamı -sabahı kesecek ve
silâhlı proletaryanın bizzat hükümet haline gelmesi bakımından,
tüm eski devlet makinesinin yıkılması için savaşım yürüteceğiz. Bu, "iki
büyük ayrım"dır.
Kautsky, "güçler dengesinde, devlet iktidarı içinde belirli bir değişiklik"
için, "parlamentoda çoğunluğun elde edilmesi ve parlamentonun hükümetin
efendisi haline getirilmesi" için savaşmaktan daha iyi bir şey istemeyen
Legien ,ve David'lerin, Plekhanof Petrossof, Çereteli ve Çernof'ların o
zarif dost toplululuğu içinde kalacaktır; bu zarif topluluğun erekleri,
132 hepsi de oportünistler tarafından kabul edilebilecek olan ve parlemanter
burjuva cumhuriyeti çerçevesi dışına asla çıkmayan çok soylu ereklerdir.
Bize gelince, biz oportünistlerle selamı-sabahı keseceğiz; ve bilinçli
proletarya, "güçler dengesinde bir değişme" için değil, burjuvazinin
alaşağı edilmesi için, burjuva parlamentarizminin yıkılması
için, Komün tipinde bir demokratik cumhuriyet ya da bir işçi ve asker temsilciler
Sovyetleri cumhuriyeti için, proletaryanın devrimci diktatorası için savaşımda
bütü- nüyle bizimle birlikte olacaktır.
Uluslararası Sosyalizm, Kautsky akımından daha sağda yer alan akımları
da kapsar: Almanya'da Aylık Sosyalist Defterler23
(Legien; David, Kolbe ve İskandinavyalı Stauning ve Branting dahil daha
birçokları) ; Fransa ve Belçika'da Jaures yandaşları ve Vandervelde; [İtalya'da
-ç.] Turati, Treves, ve İtalyan partisi sağ kanadının öteki temsilcileri;
İngiltexe'de Fabian'lar ve "bağımsızlar" (gerçekte daima liberallerin egemenliği
altında bulunan "Independent Labour Party") 24
vb.. Parlemanter çalışım içinde ve parti yayınlarında önemli ve çoğunlukla
egemen bir rol oynayan bütün bu efendiler, proletarya diktatoryasını açıkça
yadsırlar ve kılık değiştirmemiş bir oportünizm uygularlar. Bu efendilere
göre, proletarya "diktatorya"sı, demokrasiyle çelişir! Gerçekte, bu efendileri
küçük-burjuva demokratlardan ayırdeden ciddi hiçbir şey yoktur.
Bundan dolayı, II. Enternasyonal'in, resmî temsilcilerinin büyük çoğunluğu
bakımından tamamen oportünizme saplandığı sonucunu çıkartmakta haklıyız.
Komün deneyimi yalnızca unutulmakla kalmamış, ayrıca bozulmuştur da. İşçi
yığınlarına, harekete geçmek, eski devlet makinesini parçalayıp onun yerine
bir yenisini koymak, ve böylece, kendi siyasal egemenliklerini toplumun
sosyalist dönüşümünün temeli yapmak gerekeceği anın yaklaştığı inancını
aşılamak yerine, bunun tam tersi telkin ediliyordu; ve "iktidarın fethi"
o biçimde sunulmuştu ki, bütün kapılar oportünizme açık kalıyordu.
Proleter devrimin devlet karşısındaki tutumu sorununun çarpıtılması
ve bu sorun yöresindeki susku komplosu, emperyalist yarışma sonucu güçlendi-
rilmiş bir askerî aygıtla donatılmış devletlerin, İngiltere ya da Almanya'dan,
İngiliz finans kapitali ya da Alman finans kapitalinden hangisinin dünya
üzerinde egemen olacağını kararlaştırmak için, milyonlarca insanı yokeden
savaşçı canavarlar durumuna gelmiş bulundukları anda, büyük bir rol oynamaktan
geri kalamazlardı.
[ Elyazmasında daha sonra şunlar yazılıdır:
B Ö L Ü M VII
1905 ve 1917 RUS DEVRİMLERİ DENEYİMİ
Bu Bölümün başlığına belirtilen konu o kadar geniştir
ki, bu konuda ciltlerce kitap yazılabilir ve yazılmaktadır da. Bu broşürde,
elbette ki, kazanılan deneyimin devrim sırasında proletaryanın devlet iktidarı
karşısındaki görevleriyle dağrudan ilgili en önemli dersleriyle yetinmemiz
gerekecektir [Elyazması burada biter.] ]
BU Broşür 1917 Ağustos ve Eylülünde yazılmıştır. Son bölümün, "1905
ve 1917 Rus Devrimleri Deneyimi" başlığını taşıyan VII. bölümün planını,
daha önce kararlaştırmıştım. Ama, başlık dışında, 1917 Ekim Devriminin
öngününü belirleyen siyasal devrim tarafından "engellenmiş" olarak, bu
bölümün bir tek satırını bile yazacak vaktim olmadı: Böylesine bir "engel"-
den yalnızca kıvanç duyulabilir. Ama bu broşürün ("1905 ve 1917 Rus Devrimleri
Deneyimi"ne ayrılmış) ikinci fasikülü, kuşkusuz çok daha sonraya bırakıla-
cak; "bir devrim deneyi" yapmak, o konuda yazmaktan daha güzel ve daha
yararlıdır.
1 Devlet ve İhtilal, Lenin tarafından, 1917
Ağustos-Eylül ayları içinde yazılmıştır. Lenin, 1916'nın ikinci yarısından
itibaren, devlet sorununun teorik bir irdeleme zorunluluğunu belirtiyordu.
Gene bu dönemde, Gençlik Enternasyonali başlıklı bir yazı yazdı
(bk: Eserler, c. 23, s. 173 -183), Bu yazıda, Bukharin'in devlet sorunu
üzerindeki anti-marksist tutumunu eleştiriyor ve marksizmin devlet karşısındaki
tutumu üzerine ayrıntılı bir yazı yazmayı vaadediyordu. Kollontay'a yazdığı
17 Şubat 1917 tarihli bir mektupta, Lenin, bu sorun üzerine gerekli dokümantasyon
toplama işini hemen hemen tamamladığını bildirir. Bu mektupta söz konusu
edilen şey, Marksizm ve Devlet başlığını taşıyan mavi kaplı bir
defter içine ince ve sık bir yazıyla kopya edilmiş malzemedir. Karl Marx
ve Friedrich Engels'in eserlerinden alınmış alıntılar, Kautsky, Pannekoek
ve Bernstein'ın kitaplarından alınmış parçalar, Lenin'in eleştirici düşünceleri,
çıkardığı sonuç ve genellemelerle birlikte, bu defterde biraraya getirilmiştir.
Devlet ve İhtilal yedi bölümden meydana gelecekti: ama VII. bölüm,
"1905 ve 1917 Rus devrimleri deneyi" hiç yazılmadı; bu bölümden, sadece
inceden inceye hazırlanmış bir plan kaldı (bk: Lenin Külliyatı, XXI, 1933,
s. 25-26). Yapıtının yayınlanmasıyla ilgili olarak yayıncıya gönderdiği
bir mektupta, Lenin "... eğer yedinci bölüm için fazla gecikmişse, ya da
bu bölüm kitabı fazla kalınlaştıracaksa, ilk altı bölümün ayrı olarak,
birinci fasikül olarak yayınlanması gerekeceğini" yazmıştı. Elyazmasının
ilk sayfasında "F.F. İvanovski" takma adı bulunur. Lenin, kitabını bu takma
ad altında yayınlamayı düşünüyordu; yoksa geçici Hükümet kitabı toplatabilirdi.
Yapıt ancak 1918'de yayınlanabildiği için takma ada gerek kalmadı. Kitabın,
ikinci bölüme Lenin tarafından eklenmiş yeni bir parçayı, "Marx Sorunu
1852'de Nasıl Koyar" adlı parçayı da içeren bir ikinci baskısı, 1919'da
yayınlanmıştır.
2 Fabian'lar, İngiltere'de bir entellektüel burjuvalar
grubu tarafından kurulmuş (1884), aşırı derecede reformist ve oportünist
"Fabian Derneği" üyeleri. Derneğe, kesin çarpışmalardan kaçınmaya dayanan
sakıntılı taktiği nedeniyle, kendisine Cunctator (uygun zaman bekleyerek
oyalıyan) lâkabı takılan Romain Fabius'un adı verilmişti. Lenin,
Fabian Derneği için, bu dernek "oportünizmin ve liberal işçi politikasının
en yetkin ifadesi"ydi, der. Fabian'lar, proletaryayı sınıf savaşımından
saptırıyor, kapitalizmden sosyalizme reformlar yardımıyla, barışçı, kerteli
bir geçişi salık veriyorlardı. Emperyalist dünya savaşı sırasında (1914-1918),
Fabian'lar sosyal-şovenizm tutumunu benimsediler. Fabian'ların içyüzünü
anlamak için, Lenin'in yapıtlarında özellikle şu yazılara bakmak gerekir:
"J. Becker, J. Dietzgen, F. Engels, K. Marx, vb. den, F. A. Sorge ve başka
kimselere Mektuplar" adlı kitabın rusça çevirisine "Önsöz"; "Rus Devriminde
Sosyal -Demokrasinin Tarımsal Programı"; "İngiliz Barışçılığı ve İngilizlerin
Teori Hoşlanmazlığı."
3 Bakınız: F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin, ve
Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 1971, s. 235.
4 Bakınız: F. Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları,
Ankara 1975, s. 417-418.
5 Gotha Programı, 1875 Gotha Kongresinde, o zamana
kadar ayrı kalmış Eisenachçılarla Lassallecıların birleşmesi sırasında
kabul edilen Alman Sosyalist İşçi Partisi programı. Bu program iyiden iyiye
oportünist bir nitelik taşıyordu; çünkü bütün önemli sorunlar üzerinde
Eisenachçılar Lassallecılara ödün vermiş ve Lassalle'ın formüllerini kabul
etmişlerdi. Marx ve Engels, Gotha Programını sıkı bir eleştiriden geçirdiler.
6 Bakınız: K. Marx, Felsefenin Sefaleti: Sol
Yayınları, Ankara 1966.
7 Bakınız: K. Marx F. Engels, Komünist Manifesto,
Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1968, s. 59, 72 s. 35.
8 Bakınız: K. Marx, Louis Bonapart'ın 18-Brumaire'i,
Köz Yayınları, İstanbul, 1975, s: 120-121. 137
9 Die Neue Zeit (Yeni Zamanlar), Alman Sosyal-Demokra-
sisinin organı; Stuttgart'ta, 1883-1923 arasında yayınlanmış bulunan dergi.
Neue Zeit, 1885-1895 arasında, Engels'in yazılarını yayınlamıştır.
Bu yazılar, dergi yazarlarına çoğunlukla yolgösteriyor, ve marksizmden
saptıkları zaman, onları acımasızca eleştiriyordu. Engels'in ölümünden
sonra, 90 yıllarının ikinci yarısından itibaren, dergi sistemli olarak
revizyonist yazılar yayınladı. Emperyalist dünya savaşı (1914-1918) sırasında,
merkezci, Kautskist bir tutumu benimsedi ve sosyal-şovenleri destekledi.
10 Bakınız: K. Marx F. Engels, Komünist Manifesto,
Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 1968, s. 16, 27.
11 Bakınız: Fransa'da İç Savaş, 1871.
12 Dielo Naroda [Halkın Davası], Devrimci Sosyalist
Partinin günlük gazetesi. Birkaç kez ad değiştirerek, Mart 1917'den Haziran
1918'e kadar Petrograd'da yayınlandı. Ekim 1918'de Samara'da (üç sayı)
ve Mart 1919'da Moskova'da (on sayı) yeniden yayınlandı. Sonra karşı-devrimci
etkinliği yüzünden yasaklandı.
13 Bakınız: F. Engels, Konut Sorunu, Odak Yayınları,
Ankara, 1974, s. 41.
14 Burada şu makaleler söz konusudur: K. Marx: Politik
Aldırmazlık; F. Engels: Otorite Konusunda.
15 Erfurt Programı; Alman sosyal-demokrasisinin,
1875 Gotha Programının yerine geçmek üzere, 1891 Ekiminde Erfurt Kongresinde
kabul edilen programı. Erfurt programının hataları, Engels tarafından,
1891 Sosyal-Demokrat Program Taslağı Eleştirisine Katkı'da eleştirilmiştir.
(Bakınız: Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirileri,
Sol Yayınları, Ankara.)
16 Pravda [Hakikat], Petersburg'da yayınlanan
ve Peters- burg işçilerinin girişimiyle Nisan 1912'de kurulan yasal günlük
Bolşevik gazete.
Pravda, işçiler tarafından toplanan parayla çıkan bir işçi-yığın
gazetesiydi. Gazete. yöresinde, geniş bir işçi muhabir ve yazarlar çevresi
oluştu. Bir yılda, gazete 11.000 işçi mektubu yayınladı. Pravda, ortalama
olarak günde 40.000 basıyordu ve günlük tirajının 60.000'e yükseldiği aylar
da olmuştur.
Yurt dışında bulunan Lenin, Pravda'yı yönetiyor, yazı ku- ruluna
hemen her gün yazıyor, ona direktifler veriyor, partinin en güçlü yazarlarını
gazete yöresinde topluyordu. Pravda, sürekli olarak polis kovuşturmasına
uğruyordu. Çıktığı ilk yıl içinde, 46 kez toplandı ve yazarlarına karşı
36 dava açıldı; yazarlar, toplam olarak. 47,5 ay hapiste kaldı. İki yıl
üç ay içinde, Pravda, Çar hükümeti tarafından sekiz kez yasaklandı,
ama her kezinde yeni bir ad altında, yeniden yayınlandı: Raboçaya Pravda
[İşçi Hakikatı], Severnaya Pravda [Kuzey Hakikatı], Pravda Truda
[İş Hakikatı], Za Pravda [Hakikat İçin], Proletarskaya Pravda
[Proleter Hakikatı], Put Pravdi [Hakikat Yolu], Raboçi
[İşçi], Trudovaya Pravda [Çalışma Hakikatı]. 8 (21) Temmuz 1914'te,
Birinci Dünya Savaşı öngününde, gazete yasaklandı. Pravda'nın yeniden
yayınlanması, ancak Şubat Devriminden sonra olanaklı oldu. 5 (18) Mart
1917'den itibaren, R.S.D.İ.P. [Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi]'nin organı
olarak, çıkmaya başladı. Lenin, 5 (18) Nisan'da, yurt dışından döndüğünde,
yazı kuruluna girdi ve gazetenin yönetimini eline aldı. 5 (18) Temmuz 1917'de
Pravda idarehanesi, harbokulu öğrencileri ve Kazaklar tarafından
yıkıldı. 1917 Temmuz Ekim dönemi içinde, geçici hükümetin kovuşturmasına
hedef olan Pravda, birkaç kez adını değiştirdi ve Listok Pravdi
[Hakikat Yaprağı], Proletari [Proleter], Raboçi [İşçi], Raboçi
Put [İşçi Yolu] adları altında yayınlandı. 27 Ekim'den (9 Kasım'dan)
itibaren, gazete eski adını aldı.
17 Burada sözkonusu olan, Marx'ın Fransa'da İç Savaş'ına,
Engels tarafından yazılan önsözdür.
18 Bakınız: K. Marx, Gotha Programının Eleştirisi.
19 Seminaristler, Rus yazarı N. Pomialovski,
aynı adı taşıyan romanında, Seminaristleri anlatır.
20 I. Enternasyonal'in La Haye Kongresi, 2-9
Eylül 1892'de toplandı. Marx ve Engels bu kongrede hazır bulundular. 65
delege katıldi. Gündemde başlıca şu konular yer alı- yordu: genel kurulun
hakları; proletaryanın siyasal eylemi. Çalışmalar, Bakunincilere karşı
sert bir savaşım havası içinde cereyan etti. Kongre, Genel Kurulun haklarını
genişletmeyi kararlaştırdı. "Proletaryanın siyasal eylemi" ile ilgili olarak,
kararında, proletaryanın toplumsal devriminin zaferini sağlamak için kendi
öz partisini kurmak zorunda olduğunu ve büyük görevinin siyasal iktidarın
fethi olduğunu ilân etti. Bu kongrede, Bakunin ve Guillaume, bozguncu ve
proletarya düşmanı yeni bir partinin kurucuları olarak, Enternasyonal'den
çıkarılmışlardır.
21 Zaria [Şafak], Iskra [Kıvılcım] gazetesi
yazı kurulu tarafından Stuttgart'ta 1901-1902 arasında yayınlanan siyasal
ve bilimsel marksist dergi. Üç fasikül halinde, 4 sayı çıktı. Zaria, Lenin'in
şu yazılarını yayınladı: "Rastgele Notlar", "Zemstvo palavracıları ve liberalizm
Annibal'leri", "Tarımsal sorun ve Marx'ın eleştiricileri"nin ilk dört bölümü
("Tarımsal sorunda eleştirici baylar" başlığıyla), "Rus Sosyal-Demokrasisinin
tarımsal programı."
22 Burada, 23-27 Eylül 1900'de Paris'te toplanan II.
Enternasyonal'in beşinci dünya sosyalist kongresi sözkonusudur. Bu kongrede
791 delege hazır bulunuyordu. Rus delegasyonu 23 üyeden kuruluydu. Kongre,
temel sorun -siyasal iktidarın proletarya tarafından fethiüzerine, çoğunlukla,
Lenin'in sözünü ettiği kararı, yani Kautsky tarafından önerilen "oportünistlere
karşı uzlaşıcı" kararı kabul etti. Kongre ayrıca, bütün ülkelerin sosyalist
partilerinin katılacağı ve sekretaryasının Bruxelles'de bulunacağı bir
enternasyonal sosyalist Büro'nun kurulmasını da kararlaştırdı.
23 Sozialistische Monatshefle [Aylık sosyalist
defterler], Alman sosyal-demokrasisi oportünistlerinin başlıca organı ve
enternasyonal oportünizminin organlarından biri olan dergi. Emperyalist
dünya savaşı sırasında (1914-1918), bu dergi sosyal-şoven bir tutumu benimsedi;
1897-1933 arasında Berlin'de yayınlandı.
24 Independent Labour Party [Bağımsız İşçi Partisi]
1893'te kuruldu. Başında James Keir Hardie ve Ramsay Macdonald gibi kimseler
bulunuyordu. Burjuva partilere karşı siyasal bağımsızlıktan dem vuran I.L.P.,
gerçekte "sosyalizmden bağımsız, ama liberalizme bağımlı"ydı (Lenin). Emperyalist
dünya savaşı sırasında (1914-1918), I.L.P. önce savaşa karşı bir bildiri
yayınladı (13 Ağustos 1914). Sonra, 1915 Şubatında, Londra'da toplanan
Antant ülkeleri sosyalistleri konferansında, bağımsızlar bu konferansta
kabul edilen sosyal-şoven karara katıldılar. O zamandan beri, bağımsızların
şefleri, barışçı sözleri büyük bir çalımla sıralamakta devam ederek, sosyal-şoven
bir tutumu benimsediler. 1919'da Komünist Enternasyonalin kurulmasından
sonra, I.L.P. yöneticileri, sola kayan partili yığınların baskısıyla, II.
Enternasyonalden çekilme kararını aldılar. Bağımsızlar, 1921'de, 2,5'uncu
denilen Enternasyonal'e katıldılar; sonra, bu enternasyonalin dağılması
üzerine, yeniden II. Enternasyonal'e girdiler.